Romantik komedilerin çoğunda genç aşıkların birbirlerinin vücutlarındaki yara izlerinin hikayelerini öğrenmeleri temalı sahneler yer alır. Yaraları romantize etmemizin nedenini tam olarak çözemiyorum. Duygusal metaforlar kurmak için gerçekten güzel bir araçlar kabul edelim ama, bu kadar klişeleşmelerine çok da anlam veremiyorum. Çoğu genç kızın yapacağı gibi kendimi romantik komedi karakterlerinin yerine koyduğumdaysa durum daha da vahimleşiyor. Vücudumda birinin beni teşhis etmesine yarayacak -milyonlarca ben dışında- izlerden bahsetmem gerektiğinde 2 önemli yara ve iki anlamsız hikaye ortaya çıkıyor. Anlatmak istediğim beni ve yaralarımın hikayelerini bir aşk öyküsüne yamamaya çalıştığında romantik komedinin terazisi komediden yana çekmeye başlıyor. Öncelikle fark etmesi en kolay, daha sonra ise anlamsız konumundan dolayı en zor olan yaramdan bahsetmek istiyorum.
Yaralandık ve büyüdük, ve dünya acımasızlaşmaktan bir gün dahi geri durmadı....
Anlatmakta olduğum ilk yaramın öyküsünü bir aşk hikayesine yakıştırabilen ilk kişiye yukarıdaki cümleye ait tüm haklarımı devre hazırım. İlk yaramdan bahsetmeye başlayacak olursak kendisi sağ gözümde, kaşımın biraz üzerinden başlayıp bir alnıma doğru açılan bir hilal çizerek gözümün altına iniyor. Yaranın konumu gözümü neredeyse çıkarmış olduğuma işaret ediyor. Yaranın hikayesi ise 4 yaşında bir gerizekalının ütü yapmaya özenmesi, annesinin izin vermezse kendini bayıltana kadar ağlayacak olan bu gerizekalıyı çekmek istemediği için ikna olması, gerizekalının iki üç kere kumaşta gezdirdiği ütüyü yerine yerleştirmek için havaya kaldırması, dengesini kaybetmesi ve ütüyü suratına yapıştırması şeklinde gelişiyor. Gerçekten paylaştığınız kişiyle aranızdaki duygusal mesafeyi kısaltacak türden dokunaklı bir ifade. Hikayeye hakkını vermek gerekirse, ilk ve ortaokulda vücutlarındaki yara izlerini karşılaştırıp birbirlerine kimin daha "badass" olduğunu ispatlamaya çalışan çocuklara dönüp, SURATIMDA ÜTÜ İZİ VAR deme imkanı bulduğumdan söz etmem gerekir.
İkinci yaranın hikayesi ilk yaradan yaklaşık 3 yıl daha taze olsa bile, absürtlüğü nedeni ile ara ara bu hikayenin hayal gücümün bir uydurması olduğundan şüphelendiğim oluyor. Tabii ki bunlar asla şüphe olmaktan ileriye gidemiyorlar, çünkü sol ayak tabanımda hikayemi doğrulamak için nal gibi çakılı bir yara izim var. Bu yara izinin hikayesi ise, yine memur hayatımızı memur şekilde sürdürmekte olduğumuz memur kasabalarından birinde memur evimizin bahçesinde kendi bostanımı yapmaya karar vermemle başlıyor. Hayatımın kalanında da ara ara deneyimlemekten zevk aldığım uzun süreler çıplak ayakla dolaşma alışkanlığımı sürdürdüğüm bir süreç. Çıplak ayaklarımla bahçedeki zararlı otları yoluyor, kendi minik bahçemi yapmak için dikdörtgen bir çerçeve çizmeye çalışıyorum. O sırada ayağıma bir ot batıyor: ısırgan otu. Feryat figan eve gidiyorum, babam beni dizine yatırıyor, sol ayağımı bilekten tutup havaya kaldırıyor. Isırgan otu derimin altında. Çözümse şu, ocakta ısıtılarak dezenfekte edilen bir yorgan iğnesi ile yarayı açıp içini boşaltmak. Ben feryadıma ve figanıma o kadar uzun süre devam ediyorum ki en sonunda vazgeçiyorlar. Olaydan yaklaşık 15 yıl sonra ayak tabanımda çoğunlukla ben sanılan yeşil bir leke ile hayatıma devam ediyorum. Cesedimi tanımlaması gereken tanıdıklarım için oldukça kolay bir iz aslında.
Eğer vücutlarımızda biriktirdiğimiz izler bizim kim olduğumuzu anlatıyorlarsa, benim izlerim tek şeye işaret ediyor: işlerden hoşlanmadığı zaman ortalığı ayağa kaldıran ama genellikle de işlerin hoş olmayan hale gelmesine kendi sebep olan bir gerizekalıyım. Yüzeysel bir inceleme yapan herkesi bu kadar korkutucu bir sonuca ulaştıran yara izlerim bu nedenle romantik komedilere ve aşk hikayelerine daha odun bir açıdan bakmama sebep oluyor.
(Ps. Bir yara izim de sağ işaret parmağımın ilk boğumunun hemen altında birazcık daha sağ tarafta yer alan, ÇAKMAKLA ERİTİLMİŞ SİYAH KANSEROJEN POŞET İZİ. Güzel bir mazisi var.)
13 Aralık 2013 Cuma
9 Aralık 2013 Pazartesi
En son ne zaman bir kitabın son satırını okuyup kitabı bir kenara bırakıp ağladığımı hatırlamıyordum. Güzel trajediler kurgulamaktan ve bunlara kafamızda hayat verip ağlamaktan neden keyif alıyoruz bilmiyorum. Demek ki trajedilerde güzellik bulmayı seven canlılarız. Metaforlar kurmaya bayılıyoruz. Kitaplıkları ve sinema salonlarını kurgularla dolduruyoruz.
Ne yapalım, öyleyiz.
Bugün sırf evde durmamak için evden çıktım. Geçen yıl sırf evde durmamak için evden çıksaydım en sonunda kendimi çok da sevmediğim birine telefon etmiş, onunla çok da oturmak istemediğim bir yerde kahve içiyor halde bulacaktım. Bugünse, çok da nefret etmediğim bir grup arkadaşımla çok da lezzetli olmayan kahveler içip çok da komik olmayan şakalara güldüm. Olaylara farklı yaklaşmaya başladığım için kendimle neredeyse gurur duyuyordum.
Bugün sırf eve dönmemek için, ellerim çatlayana kadar soğukta yürüdüm. Tek başına kitap alışverişi yapan bir kız ne kadar sevimliyse o kadar sevimliydim. Tüm günü kağıt üzerinde kurgulasaydım her şey çok daha sevimli olabilirdi. Gerçekteyse burnumu çeke çeke üç gün önce zaten incelemiş olduğum rafları sırf vakit geçsin diye baştan inceledim. Sırf kitapçıları ısınmak ve vakit öldürmek için kullanarak edebiyata ve sermayeye terbiyesizlik etmiş olmamak için bir kitap satın aldım. Artık yalnızlığı eskisi gibi tolere edemiyorum, etmek istemiyorum da.
Ne yapalım, öyleyiz.
Bugün sırf evde durmamak için evden çıktım. Geçen yıl sırf evde durmamak için evden çıksaydım en sonunda kendimi çok da sevmediğim birine telefon etmiş, onunla çok da oturmak istemediğim bir yerde kahve içiyor halde bulacaktım. Bugünse, çok da nefret etmediğim bir grup arkadaşımla çok da lezzetli olmayan kahveler içip çok da komik olmayan şakalara güldüm. Olaylara farklı yaklaşmaya başladığım için kendimle neredeyse gurur duyuyordum.
Bugün sırf eve dönmemek için, ellerim çatlayana kadar soğukta yürüdüm. Tek başına kitap alışverişi yapan bir kız ne kadar sevimliyse o kadar sevimliydim. Tüm günü kağıt üzerinde kurgulasaydım her şey çok daha sevimli olabilirdi. Gerçekteyse burnumu çeke çeke üç gün önce zaten incelemiş olduğum rafları sırf vakit geçsin diye baştan inceledim. Sırf kitapçıları ısınmak ve vakit öldürmek için kullanarak edebiyata ve sermayeye terbiyesizlik etmiş olmamak için bir kitap satın aldım. Artık yalnızlığı eskisi gibi tolere edemiyorum, etmek istemiyorum da.
8 Kasım 2013 Cuma
Garip zamanlar. Elimde çay bardağı, bileğimi hafifçe sağa sola büküyorum. En son ne zaman görüştük hatırlamıyorum. O daha genç olduğum için benden nefret ediyor, ben daha iyi bir insan olamadığım için kendimden nefret ediyorum. Tüm gün evde oturmaya nasıl alışılacağından bahsediyor. Tüm gün evde oturmak, sabit kalmak, dünyaya karşı durmak; bunlar benim iyi yaptığım şeyler. Ama hala alışmakta iyi değilim. Çocukluğumu yeni evlere, yeni yataklara ve yeni okullara alışarak geçirdim. Şimdi hiçbir şeye alışamıyorum. O çok alışmış duruyor. Annesi ve babasının yıllar önce biten bir ilişkiyi sırf alışkanlıktan sürdürmesine, benim ondan bir adım önde olmama, eline sunulan ilk fırsatta dünyanın en vasat ve sıradan hayatını büyük bir sevinçle kucaklayacak olmasına... Çay boyunca yapmacık alçak gönüllülüklerimi sunuyorum. Nefret ettiğim insanlar da beni sevsin istiyorum. Zaten anladığım kadarıyla birbirimizden nefret etmekten ikimiz de sıkılmış durumdayız.
Tüm sabahımı üzerimde en güzel elbisem, zeminden bir metre yüksekte bir koltukta geçirmişim. Hakim her zaman sanıktan yüksekte durur. Hakim: tanrının kaçınılmaz adaletinin yeryüzüne taşıyıcısı. Hakim çocuğa kan testlerinden bahsediyor. Çocuk benim fakülteye girdiğim yaşta. Çocuk bir babaanesine bakıyor, bir hakime bakıyor, çocuk kullanmıyorum diyor. Ben kafamı monitörün arkasına gömüyorum, çocukla göz göze gelemiyorum. Orada olma nedenim daha iyi kararlar almam mı, daha şanslı doğmam mı emin olamıyorum. Üzerimde yeni alınmış ceketimle yukarıda oturuyor olmak hiç hoşuma gitmiyor. Ben bunları düşünürken on yedi lira için komşusunu doğrayan eroinmanlardan ve erkek fahişelerden bahsediliyor. Tanrının adaletinin sağlayıcıları bizler, bu sapkını korkuyu kullanarak doğru yola sokmaya çalışıyoruz. Sonra sanık ve müşteki kol kola girerek salondan çıkıyorlar. Müşteki hakime oğlum diye sesleniyor, teşekkür ediyor. Ben, diyor, sadece iyi bir adam olsun istiyorum o kadar. Kendi torununu dava etmek hem ciddi hem zor bir karar.
Alışmaya dair tüm sorunlarıma rağmen manzaraya alışacağım. Bu koca ve karmaşık beton binada herkes her şeye alışmış gibi görünüyor. Ne kadar alışmak istiyorum bilmiyorum. Ne iş yapmak istediğimi bilmiyorum. Nasıl bir insan olmak istediğimi bilmiyorum. Bunlar hep yol boyunca anlayacağımı umduğum şeyler. Belki evde daha az otururum, belki N'nin dediği gibi biraz umursamaya başlar ve yüzlerle isimleri hatırlamaya başlarım. Yeni zamanlar, değişim zamanları, garip zamanlar.
Tüm sabahımı üzerimde en güzel elbisem, zeminden bir metre yüksekte bir koltukta geçirmişim. Hakim her zaman sanıktan yüksekte durur. Hakim: tanrının kaçınılmaz adaletinin yeryüzüne taşıyıcısı. Hakim çocuğa kan testlerinden bahsediyor. Çocuk benim fakülteye girdiğim yaşta. Çocuk bir babaanesine bakıyor, bir hakime bakıyor, çocuk kullanmıyorum diyor. Ben kafamı monitörün arkasına gömüyorum, çocukla göz göze gelemiyorum. Orada olma nedenim daha iyi kararlar almam mı, daha şanslı doğmam mı emin olamıyorum. Üzerimde yeni alınmış ceketimle yukarıda oturuyor olmak hiç hoşuma gitmiyor. Ben bunları düşünürken on yedi lira için komşusunu doğrayan eroinmanlardan ve erkek fahişelerden bahsediliyor. Tanrının adaletinin sağlayıcıları bizler, bu sapkını korkuyu kullanarak doğru yola sokmaya çalışıyoruz. Sonra sanık ve müşteki kol kola girerek salondan çıkıyorlar. Müşteki hakime oğlum diye sesleniyor, teşekkür ediyor. Ben, diyor, sadece iyi bir adam olsun istiyorum o kadar. Kendi torununu dava etmek hem ciddi hem zor bir karar.
Alışmaya dair tüm sorunlarıma rağmen manzaraya alışacağım. Bu koca ve karmaşık beton binada herkes her şeye alışmış gibi görünüyor. Ne kadar alışmak istiyorum bilmiyorum. Ne iş yapmak istediğimi bilmiyorum. Nasıl bir insan olmak istediğimi bilmiyorum. Bunlar hep yol boyunca anlayacağımı umduğum şeyler. Belki evde daha az otururum, belki N'nin dediği gibi biraz umursamaya başlar ve yüzlerle isimleri hatırlamaya başlarım. Yeni zamanlar, değişim zamanları, garip zamanlar.
2 Eylül 2013 Pazartesi
Bugünüm haziran ayında beri geçirdiğim herhangi bir güne kıyasla oldukça verimli geçti. Hayatımda adımımı atmadığım bir şehirde sırf üzerindeki tişörtten benimle aynı yere gideceğini tahmin ettiğim bir adamı beni ve arkadaşlarımı da yanına almaya ikna edip kaybolmanın eşiğinden döndüğüm günü saymazsak. Temmuz ayında çok güzel bazı günler geçirdim. Umarım hepimiz güzel bazı günler geçiririz arkadaşlar.
Bugünün verimliliğini maalesef göz göze gelebildiğimiz mesafede çok sevdiğim birtakım müzisyenleri dinlemiş olmakla ölçemiyorum. Bugün yaptığım en verimli şey göğüs filmi çektirmekti. Kaburga kırığının veya kalp ritmi bozukluğunun avukatlık mesleğine ne engeli var açıkçası benim de bir fikrim yok. Hayatımda ikinci kez EKG çektirirken enteresan bir şeyin de farkına vardım, sütyenimizi çıkarmadan EKG çektirebiliyormuşuz arkadaşlar. LIKE, WHAT THE HELL? 5 yıl önce kalp sıkışması ile gittiğim hastanede hemşire beni neden soydu? EKG'ye ilişkin enteresan bir husus da vücudumuza tutturdukları küçük vantuzcuklar. Hemşire hanım zayıf olduğum için vantuzların tutunamayıp düştüklerini, o yüzden kendimi çok sıkmamamı söyledi. Vantuzlar kayıp gitmesin diye ufak ufak nefes alıp strese girdiğim için kalp ritmim bozuk çıktı. Avukat olabileceğime dair rapor verecek olan doktor panikledi. Amkduğumun meslek hayatını başlamadan noktalandırıyordum.
Yarın sabah 2 yıl önce yanımızda çalışmayı bırakan gündelikçi teyze geri dönüyor. Kendisi evimizde çalışmayı bıraktığından beri gün yüzü görmemiştik. Şimdiye kadar ütü yapabilen ilk ve son çalışan olmakla beraber doğum günlerimizde bize hediyeler falan alırdı. Ütü yaparken müzik dinlemeyi sever, Eagles ve Cengiz Kurtoğlu'nu arka arkaya dinlerdi.
Gidip kendime bir iş bulursam belki güzel şeyler olmaya devam eder. Ama sanırım rockncoke masrafı için ayırdığım para ile staja başvuru ücreti ödemem gerekecek. Çünkü bugün babama "sexim yok drugım yok bir rakınrolum var ona da karışmayın" diye atar yaptım, ve gelirim olmadığı için kendisinden büyük meblağlarda para istemek istemiyorum.
Hayat zor gibi kolay gibi ya. Bölüm arkadaşlarım falan evleniyor. O zaman nasılsınız?
Bugünün verimliliğini maalesef göz göze gelebildiğimiz mesafede çok sevdiğim birtakım müzisyenleri dinlemiş olmakla ölçemiyorum. Bugün yaptığım en verimli şey göğüs filmi çektirmekti. Kaburga kırığının veya kalp ritmi bozukluğunun avukatlık mesleğine ne engeli var açıkçası benim de bir fikrim yok. Hayatımda ikinci kez EKG çektirirken enteresan bir şeyin de farkına vardım, sütyenimizi çıkarmadan EKG çektirebiliyormuşuz arkadaşlar. LIKE, WHAT THE HELL? 5 yıl önce kalp sıkışması ile gittiğim hastanede hemşire beni neden soydu? EKG'ye ilişkin enteresan bir husus da vücudumuza tutturdukları küçük vantuzcuklar. Hemşire hanım zayıf olduğum için vantuzların tutunamayıp düştüklerini, o yüzden kendimi çok sıkmamamı söyledi. Vantuzlar kayıp gitmesin diye ufak ufak nefes alıp strese girdiğim için kalp ritmim bozuk çıktı. Avukat olabileceğime dair rapor verecek olan doktor panikledi. Amkduğumun meslek hayatını başlamadan noktalandırıyordum.
Yarın sabah 2 yıl önce yanımızda çalışmayı bırakan gündelikçi teyze geri dönüyor. Kendisi evimizde çalışmayı bıraktığından beri gün yüzü görmemiştik. Şimdiye kadar ütü yapabilen ilk ve son çalışan olmakla beraber doğum günlerimizde bize hediyeler falan alırdı. Ütü yaparken müzik dinlemeyi sever, Eagles ve Cengiz Kurtoğlu'nu arka arkaya dinlerdi.
Gidip kendime bir iş bulursam belki güzel şeyler olmaya devam eder. Ama sanırım rockncoke masrafı için ayırdığım para ile staja başvuru ücreti ödemem gerekecek. Çünkü bugün babama "sexim yok drugım yok bir rakınrolum var ona da karışmayın" diye atar yaptım, ve gelirim olmadığı için kendisinden büyük meblağlarda para istemek istemiyorum.
Hayat zor gibi kolay gibi ya. Bölüm arkadaşlarım falan evleniyor. O zaman nasılsınız?
28 Ağustos 2013 Çarşamba
Neophobia
O kadar mutsuz olmamam lazım. Bu kadar endişe duymamam lazım. Planlarım gerçekleşti ve ilahi kahkahalar duymadım. Aslında yapmış olmam gereken planları yapmadığım için kimseyi suçlamak istemiyorum. Kendim dahil. O yüzden biraz daha gülüp, biraz daha uyuyup evraklar toplamaya başlıyorum.
Bundan iki gün önce annemle alışverişteyiz. Avrupanın sandığımdan çok daha yaşanabilir bir yer olduğuna karar vermemin üzerinden bir aya yakın zaman geçmiş. Zaman çok hızlı geçiyor. İki yıl önce hevesle baktığım ceketler ve gömleklere şu an ihtiyacım olduğu için bakıyorum ve tekine bile para veresim gelmiyor. Gözüm kazaklara gidiyor, hırkalara ve postallarımla güzel gideceğini düşündüğüm kot pantolonlara. Sonra annemin zoruyla bir etek-ceket deniyorum. Üzerimi değiştirmek için kabine ikinci girişimde ağladım ağlayacağım. 22 yaşındayım ve ne ara bu kadar büyümüş olmam gerektiğini bilmiyorum. İcra dosyalarını oduncu gömlek giyerek taşıyamayacağımı biliyorum. Küçük gösteriyorum. Kendimi bildim bileli küçük gösteriyorum. Ve o an aynanın karşısında üzerimde siyah kalem etek ve bordo kumaş ceketimle, büyük taklidi yapan bir küçük gibi hissediyorum.
Bütün dünyanın Miley Cyrus'un poposunu ve oldukça düşük özsaygısını tartışmaya başladığı gecenin sabahında internet tarayayıcımda yanyana sekmelerde avukatlık kanunu, staj yönetmeliği, genç profesyoneller için giyim önerileri açık durumda. Toplamam gereken belgelerin listesini not defterime geçirmeye çalışıyorum. Listenin yarısında sıkılıyorum, avuç içlerim terliyor, komik giflerle dolu olacağını umduğum tumblr anasayfasını açıyorum.
Belli ki her şey bir yere varacak. Hayatımın nereye varacağını bilmediğim bir kısmına başlayacağım, ama önce elde etmek için son dört senemi harcadığım diploma adlı kağıdın noter onaylı örneklerini almam lazım. Adli sicilimin temiz olduğunu ispatlamam, avukatlık yapmamı engelleyecek bir akıl hastalığım olmadığını ispatlamam lazım. Sonra hayatım istediği yere varabilir. Durup izleyeceğim hepsi o kadar.
Bundan iki gün önce annemle alışverişteyiz. Avrupanın sandığımdan çok daha yaşanabilir bir yer olduğuna karar vermemin üzerinden bir aya yakın zaman geçmiş. Zaman çok hızlı geçiyor. İki yıl önce hevesle baktığım ceketler ve gömleklere şu an ihtiyacım olduğu için bakıyorum ve tekine bile para veresim gelmiyor. Gözüm kazaklara gidiyor, hırkalara ve postallarımla güzel gideceğini düşündüğüm kot pantolonlara. Sonra annemin zoruyla bir etek-ceket deniyorum. Üzerimi değiştirmek için kabine ikinci girişimde ağladım ağlayacağım. 22 yaşındayım ve ne ara bu kadar büyümüş olmam gerektiğini bilmiyorum. İcra dosyalarını oduncu gömlek giyerek taşıyamayacağımı biliyorum. Küçük gösteriyorum. Kendimi bildim bileli küçük gösteriyorum. Ve o an aynanın karşısında üzerimde siyah kalem etek ve bordo kumaş ceketimle, büyük taklidi yapan bir küçük gibi hissediyorum.
Bütün dünyanın Miley Cyrus'un poposunu ve oldukça düşük özsaygısını tartışmaya başladığı gecenin sabahında internet tarayayıcımda yanyana sekmelerde avukatlık kanunu, staj yönetmeliği, genç profesyoneller için giyim önerileri açık durumda. Toplamam gereken belgelerin listesini not defterime geçirmeye çalışıyorum. Listenin yarısında sıkılıyorum, avuç içlerim terliyor, komik giflerle dolu olacağını umduğum tumblr anasayfasını açıyorum.
Belli ki her şey bir yere varacak. Hayatımın nereye varacağını bilmediğim bir kısmına başlayacağım, ama önce elde etmek için son dört senemi harcadığım diploma adlı kağıdın noter onaylı örneklerini almam lazım. Adli sicilimin temiz olduğunu ispatlamam, avukatlık yapmamı engelleyecek bir akıl hastalığım olmadığını ispatlamam lazım. Sonra hayatım istediği yere varabilir. Durup izleyeceğim hepsi o kadar.
27 Haziran 2013 Perşembe
muzbalıkları
Kızla tanışıklığımız seslere dayanıyor. Belki gerçekten tanışmışızdır. Toplumsal olarak kabul edildiği şekilde. Üçüncü bir kişi yardımıyla belki tokalaşarak. Ben duraksayıp gülümsemeye çalışmışımdır. Kız önemsememiştir. Fakat benim yüz hafızam çok zayıf. Sanki kafamın içinde ne kadar az insan kalırsa o kadar iyi olacakmış gibi. Bu yüzden bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla konuşacak olursam evet, kızla tanışıklığımız seslere dayanıyor.
Ufak bir tepenin üzerinde ne çok yeni ne de çok eski bir apartmanın kalorifer boruları aslında bizi tanıştıran. Ben o zamanlar yine yastık seviyorum, yorgan seviyorum. Her gün aynı çınarlı yoldan yürüyüp eve geliyorum. Bir iki saat oyalanıp yastığımı kalorifer peteğine, kafamı yastığa gömüyorum. Sonra o uykuyla uyanıklık arasında sallanmaya başladığım noktada petekten sesler gelmeye başlıyor. Yüzü olmayan bir bedenin parmakları ince uzun bir borudaki deliklerin üzerinde açılıp kapanmaya başlıyorlar. Bir dönem deneyip beceremediğimden biliyorum. Kız o zamanlar nefes alıyor. Kızın nefesi ısınıp soğuyor, hızlanıp yavaşlıyor. Kızın nefesi ince borudan içeri tam da gereken açıdan girip, tam da gereken açıdan çıkıyor, ses olup borulardan geçiyor, yastığımdan içeri doluyor.
Ben o zamanlar daha sinirliyim. Ağzım daha bozuk. Ellerim ayaklarım belki biraz daha ufak. Saçlarım kışın Ankara nasıl kokarsa öyle kokuyor. Kızın nefesi gecenin içinde seslere dönüşüp beni uyutuyor.
Kızın daha fazla yaşamak istememe kararının elbette benimle bir ilgisi yoktu. Onun da benim de, o daha fazla yaşamak istemediğine dair kararını somut şekilde uygulayana kadar, birbirimizin hayatında bir yerimizin olup olmadığı hakkında en ufak fikrimiz yoktu. Ama garip bir şekilde, tamamen intihar fikri üzerine kurulu bir kışın sonuna doğru yaklaşırken vazgeçti kız yaşamaktan. Bir kış boyunca hap kutularına bakıp durmuştuk, balkonlardan yere olan mesafeleri ölçmüştük. Ölmek istediğimizden değil de, ölsek gerçekten pek de bir şey değişmeyecekmiş gibi hissettiğimizden. Pavese okuyordum, Martin Eden'i düşünüyordum. Werther'den laf çalıyordum. Bir eve, bir bahçeye son kez gördüğünü bilerek bakmak nasıl hissettirir diye düşünüyordum. Hayatın sana sürpriz yapmasını engellemek, bir zafer mi olurdu? İnce bileklerimde belirginleşip avuç içime doğru görünmez olan damarlarıma bakıp durmuştum tüm bir kış. Tükenmez kalemin ucunu bileğime dayayıp damarlarımın izini takip etmiştim. Gerçekten yaşıyordum. Hiçbir şey yapamasam bile yok edebileceğim şeyler vardı. İntihar üzerine düşünmek o kadar da karanlık değildi. Heyecan vericiydi. Düşünüyordum çünkü hiçbir şey ifade etmemiş veya etmeyecek bile olsam, hayattaydım. Bizim sadece düşüncesi ile kendimizi denemeye cesaret ettiğimiz şeye gerçekten kalkışanlar olduğunu kız ölünce anladım. Çok ilginçti, aramızda ilişki olarak bile tanımlanamayacak tek bağı sağlayan şey kızın nefesiyken, kızın belki de çok çirkin bulduğu hayatta ortaya koyduğu en güzel şeyler bir borudan geçirip müziğe çevirdiği nefesiyken; eli hap kutularına veya cam parçalarına değil de çamaşır ipine gitmişti. Ben o parmaklarla eşleşen yüzü bir haber sitesinin tek paragraflık haberine iliştirilmiş fotoğraftan görecektim ilk kez. Ölüm fikrinden daha iç sıkıcıydı o an.
**
Asıl garip olan London'ın kendini öldürmesi olurdu. Bunu ona aşık oluşumdan yıllar sonra anlıyorum. Kendini öldürse ona daha fazla kıymet verme düşüncesinin ne kadar hastalıklı olduğunu bir yana bırakıyorum. Beyaz bir hayalet gibi çöküveriyor üzerime diye yazıyordu. Belli ki düşünmüştü. Hayatı kendine yakışmayacak kadar belirgin bir hale gelmişti ve yalnızca üzerine hayalet gibi çöken o karanlık düşünceler heyecanlandırabiliyordu onu. Ölümü düşündükçe hayatta hissediyordu. London kendini bir gemiden okyanusa bırakmayacaktı. Hayat çok daha kıymetli bir şeydi. Ne kadar belirgin ve içi boşalmış olsa da hayattaydı. Bu satırları kendimi öldürmeyeceğimi kanıtlamak için mi yazıyorum bilmiyorum. Ama kış bittiğinden beri yüzlere ve sürprizlere daha çok dikkat ediyorum.
Ufak bir tepenin üzerinde ne çok yeni ne de çok eski bir apartmanın kalorifer boruları aslında bizi tanıştıran. Ben o zamanlar yine yastık seviyorum, yorgan seviyorum. Her gün aynı çınarlı yoldan yürüyüp eve geliyorum. Bir iki saat oyalanıp yastığımı kalorifer peteğine, kafamı yastığa gömüyorum. Sonra o uykuyla uyanıklık arasında sallanmaya başladığım noktada petekten sesler gelmeye başlıyor. Yüzü olmayan bir bedenin parmakları ince uzun bir borudaki deliklerin üzerinde açılıp kapanmaya başlıyorlar. Bir dönem deneyip beceremediğimden biliyorum. Kız o zamanlar nefes alıyor. Kızın nefesi ısınıp soğuyor, hızlanıp yavaşlıyor. Kızın nefesi ince borudan içeri tam da gereken açıdan girip, tam da gereken açıdan çıkıyor, ses olup borulardan geçiyor, yastığımdan içeri doluyor.
Ben o zamanlar daha sinirliyim. Ağzım daha bozuk. Ellerim ayaklarım belki biraz daha ufak. Saçlarım kışın Ankara nasıl kokarsa öyle kokuyor. Kızın nefesi gecenin içinde seslere dönüşüp beni uyutuyor.
Kızın daha fazla yaşamak istememe kararının elbette benimle bir ilgisi yoktu. Onun da benim de, o daha fazla yaşamak istemediğine dair kararını somut şekilde uygulayana kadar, birbirimizin hayatında bir yerimizin olup olmadığı hakkında en ufak fikrimiz yoktu. Ama garip bir şekilde, tamamen intihar fikri üzerine kurulu bir kışın sonuna doğru yaklaşırken vazgeçti kız yaşamaktan. Bir kış boyunca hap kutularına bakıp durmuştuk, balkonlardan yere olan mesafeleri ölçmüştük. Ölmek istediğimizden değil de, ölsek gerçekten pek de bir şey değişmeyecekmiş gibi hissettiğimizden. Pavese okuyordum, Martin Eden'i düşünüyordum. Werther'den laf çalıyordum. Bir eve, bir bahçeye son kez gördüğünü bilerek bakmak nasıl hissettirir diye düşünüyordum. Hayatın sana sürpriz yapmasını engellemek, bir zafer mi olurdu? İnce bileklerimde belirginleşip avuç içime doğru görünmez olan damarlarıma bakıp durmuştum tüm bir kış. Tükenmez kalemin ucunu bileğime dayayıp damarlarımın izini takip etmiştim. Gerçekten yaşıyordum. Hiçbir şey yapamasam bile yok edebileceğim şeyler vardı. İntihar üzerine düşünmek o kadar da karanlık değildi. Heyecan vericiydi. Düşünüyordum çünkü hiçbir şey ifade etmemiş veya etmeyecek bile olsam, hayattaydım. Bizim sadece düşüncesi ile kendimizi denemeye cesaret ettiğimiz şeye gerçekten kalkışanlar olduğunu kız ölünce anladım. Çok ilginçti, aramızda ilişki olarak bile tanımlanamayacak tek bağı sağlayan şey kızın nefesiyken, kızın belki de çok çirkin bulduğu hayatta ortaya koyduğu en güzel şeyler bir borudan geçirip müziğe çevirdiği nefesiyken; eli hap kutularına veya cam parçalarına değil de çamaşır ipine gitmişti. Ben o parmaklarla eşleşen yüzü bir haber sitesinin tek paragraflık haberine iliştirilmiş fotoğraftan görecektim ilk kez. Ölüm fikrinden daha iç sıkıcıydı o an.
**
Asıl garip olan London'ın kendini öldürmesi olurdu. Bunu ona aşık oluşumdan yıllar sonra anlıyorum. Kendini öldürse ona daha fazla kıymet verme düşüncesinin ne kadar hastalıklı olduğunu bir yana bırakıyorum. Beyaz bir hayalet gibi çöküveriyor üzerime diye yazıyordu. Belli ki düşünmüştü. Hayatı kendine yakışmayacak kadar belirgin bir hale gelmişti ve yalnızca üzerine hayalet gibi çöken o karanlık düşünceler heyecanlandırabiliyordu onu. Ölümü düşündükçe hayatta hissediyordu. London kendini bir gemiden okyanusa bırakmayacaktı. Hayat çok daha kıymetli bir şeydi. Ne kadar belirgin ve içi boşalmış olsa da hayattaydı. Bu satırları kendimi öldürmeyeceğimi kanıtlamak için mi yazıyorum bilmiyorum. Ama kış bittiğinden beri yüzlere ve sürprizlere daha çok dikkat ediyorum.
12 Haziran 2013 Çarşamba
Devrim olmadı. Ben mezun oldum.
Göğsünden ne ara çıktım da babamın, göğsünü yumruklamaya başladım hatırlamıyorum. Tek hatırlayabildiğim hıçkırıklar arasında "dayanamıyorum, sindiremiyorum" deyip durduğum. Küçükken de böyleydim, değişmiyorum. En rahat uykularımı hep saatlerce babama sarılıp ağladıktan sonra uyuyorum.
Şimdi ne yapacağımı kimse bilmiyor. Ben zaten tanrının güleceğine hiç inanmıyorum.
Göğsünden ne ara çıktım da babamın, göğsünü yumruklamaya başladım hatırlamıyorum. Tek hatırlayabildiğim hıçkırıklar arasında "dayanamıyorum, sindiremiyorum" deyip durduğum. Küçükken de böyleydim, değişmiyorum. En rahat uykularımı hep saatlerce babama sarılıp ağladıktan sonra uyuyorum.
Şimdi ne yapacağımı kimse bilmiyor. Ben zaten tanrının güleceğine hiç inanmıyorum.
11 Mayıs 2013 Cumartesi
Güne çok neşeli başladım İki gündür yalnızdım. İki gün önce bir yıl yaşlanmıştım. En son neredeyse tamamını tek başıma yiyeceğim pastanın boş kutusunu çöpe atarken ağlamıştım. Önceki öğleden sonramı liseli serseriler gibi balkonda sigara içip dedikodu yaparak harcamıştım. Gece vicdan azabından ağlamayacak kadar ders çalışmış, sonra yine fanfic deryalarında bir sandal olup, yalnızlığıma sevinerek donla yatmıştım.
Balkonda tek başıma kahvaltı yaptım. Yulaf ezmesi, sade kahve. Sonra bir kahve daha alıp, bir sigara daha yakıp neşe içerisinde Dr. Who'nun yeni bölümünün gelmiş olduğunu fark ettim. Bir önceki gece Lucky dinleyip ağlamamışım gibi neşeliydim. Demek ki en son boş kutulara ağlamamışım. Sanırım sandığımdan daha mutsuzum. Sena da öyle dedi zaten telefonda. Ortada mutsuz olmamı gerektirecek pek bir neden görmüyor olmalı ki, b12 ve demir değerlerime baktırmamı tavsiye etti.
Domuz gibi yiyorum. Daha iki ay önce kilolu insanlara sinirlenmiş, kendilerini kontrol edemiyorlarsa bunun acısını da çekmeleri gerektiğini falan ima etmiştim.
23 yaşımdan aldığım iki gün ve son bir ayda aldığım üç kilo ile, yetişmeyi planladığım servisten tam iki sonraki servisi yakaladığımda kafamdan geçen bunlar değildi.Geçmişi anlatmak çok anlamsız. Kafamdan geçenler kaçıp gidiyor, ben geçip gitmiş şeylerden bahsediyorum. Kafamdan çok kıymetli şeyler geçtiğinden değil. Şu an kafamda sadece yemek yemek ve uyumak var. Hiç kıymetli değilim. Hiç özel değilim. İnsanların karınlarını ağrıtmak istiyorum, ama ona da pek halim yok. Biraz uyusam. Biraz mutlu olsam.
Balkonda tek başıma kahvaltı yaptım. Yulaf ezmesi, sade kahve. Sonra bir kahve daha alıp, bir sigara daha yakıp neşe içerisinde Dr. Who'nun yeni bölümünün gelmiş olduğunu fark ettim. Bir önceki gece Lucky dinleyip ağlamamışım gibi neşeliydim. Demek ki en son boş kutulara ağlamamışım. Sanırım sandığımdan daha mutsuzum. Sena da öyle dedi zaten telefonda. Ortada mutsuz olmamı gerektirecek pek bir neden görmüyor olmalı ki, b12 ve demir değerlerime baktırmamı tavsiye etti.
Domuz gibi yiyorum. Daha iki ay önce kilolu insanlara sinirlenmiş, kendilerini kontrol edemiyorlarsa bunun acısını da çekmeleri gerektiğini falan ima etmiştim.
23 yaşımdan aldığım iki gün ve son bir ayda aldığım üç kilo ile, yetişmeyi planladığım servisten tam iki sonraki servisi yakaladığımda kafamdan geçen bunlar değildi.Geçmişi anlatmak çok anlamsız. Kafamdan geçenler kaçıp gidiyor, ben geçip gitmiş şeylerden bahsediyorum. Kafamdan çok kıymetli şeyler geçtiğinden değil. Şu an kafamda sadece yemek yemek ve uyumak var. Hiç kıymetli değilim. Hiç özel değilim. İnsanların karınlarını ağrıtmak istiyorum, ama ona da pek halim yok. Biraz uyusam. Biraz mutlu olsam.
1442013
aylar değişiyor.bizler de değişiyoruz. çekirdekte bir yerler sabit kalıyor.
7 Mayıs 2013 Salı
6 Nisan 2013 Cumartesi
...
"Ne kadar sevimli bir ev, ne kadar sevimli bir bahçe."
Kız kendini asmak için keşke baharı bekleseydi. Baharda bahçeler çok daha sevimli oluyor. Baharda düğümlemeye çalışsaydı elindeki ipi, büyük ihtimalle gözü camdaki çiçeklere takılacak, vazgeçecekti. Biz boş saksıları ertesi gün gördük, dışarıdan, haberlerde. Şubat ayında cam önlerinde, herkesin bir şekilde yaşamaya mecbur olduğunu hatırlatan çiçekler olmuyor. Şubat ayında geçen hikayemizde o düğüm atılıyor. Kız bir bahar daha görebilseydi daha farklı olacaktı. Kızın son gördüğü sıkıcı ve boktan bir şubat öğleden sonrası, cam önüne dizilmiş boş saksılar oldu.
Baharda kendimizi öldürme ihtimalimiz daha düşük. Bir şeyler başlıyor gibi görünürken biz bitiyor olmak istemeyiz.Yanmıyoruz diye silinip gidecek de değiliz. Lütfen iplerden ve tüfeklerden uzak durun. Grunge öleli çok oldu.
"Ne kadar sevimli bir ev, ne kadar sevimli bir bahçe."
Kız kendini asmak için keşke baharı bekleseydi. Baharda bahçeler çok daha sevimli oluyor. Baharda düğümlemeye çalışsaydı elindeki ipi, büyük ihtimalle gözü camdaki çiçeklere takılacak, vazgeçecekti. Biz boş saksıları ertesi gün gördük, dışarıdan, haberlerde. Şubat ayında cam önlerinde, herkesin bir şekilde yaşamaya mecbur olduğunu hatırlatan çiçekler olmuyor. Şubat ayında geçen hikayemizde o düğüm atılıyor. Kız bir bahar daha görebilseydi daha farklı olacaktı. Kızın son gördüğü sıkıcı ve boktan bir şubat öğleden sonrası, cam önüne dizilmiş boş saksılar oldu.
Baharda kendimizi öldürme ihtimalimiz daha düşük. Bir şeyler başlıyor gibi görünürken biz bitiyor olmak istemeyiz.Yanmıyoruz diye silinip gidecek de değiliz. Lütfen iplerden ve tüfeklerden uzak durun. Grunge öleli çok oldu.
23 Mart 2013 Cumartesi
Tüm gün ve tüm gece yağmur yağdı, solucanlar durum nedir diye yüzeye çıktı. Sonra hava aniden soğudu. Kaç günlük nemin, yağmurun beslediği koca solucanlar kaldırım ortalarında kalakaldılar. Normal bir cumartesi olsaydı, botlar kampüse gelmeyecekti. Ama normal bir cumartesi olmadığından, güneşin doğmasından bir kaç saat sonra botlar gelmeye başladı. Bir solucanın çözünmesi ve kendini onca toprağa geri gömmesi için kaç saat gerekirdi bilmiyorum. Bilsem bile, en nihayetinde solucanlar gereken vakte sahip değillerdi işte.
Bugün tüm kaldırımlarda ölü solucanlar vardı.
Normal bir cumartesi solucanlara bir şans daha verirdi. Ama bu cumartesi solucanlara da insanlara da pek bir şans vermedi. Sabah haberler şöyle diyordu,
Haberleri ciddiye almayanlar için cumartesinin yapabileceği bir şey yoktu. Çok fazla solucan öldü. Çok fazla dudak kemirildi. Ben az kalsın kahvaltı dahi etmemişken ölü solucanlar için ağlayacaktım. İki kere.
Yorganlarımızı terk etmek zorunda olmasak hala bu kadar güzel olurlar mı?
Bugün tüm kaldırımlarda ölü solucanlar vardı.
Normal bir cumartesi solucanlara bir şans daha verirdi. Ama bu cumartesi solucanlara da insanlara da pek bir şans vermedi. Sabah haberler şöyle diyordu,
dışarı çıkmayın. gün boyu yoğun bir mutsuzluk bekleniyor. rüzgarla beraber derinizin altına işleyebilecek olan soğuklar, kaldırımın veya bir şarkının orta yerinde donakalmanıza neden olabilir. sizleri uyarıyoruz, şehrimizin güzel canlıları. yorganlarınızı terk etmeyin. deliklerinizden çıkmayın. zor bir gün olacak. içeride kalın. bol bol çay için. ingiliz müziğinden kaçının. pavese okumayın.
Haberleri ciddiye almayanlar için cumartesinin yapabileceği bir şey yoktu. Çok fazla solucan öldü. Çok fazla dudak kemirildi. Ben az kalsın kahvaltı dahi etmemişken ölü solucanlar için ağlayacaktım. İki kere.
Yorganlarımızı terk etmek zorunda olmasak hala bu kadar güzel olurlar mı?
9 Mart 2013 Cumartesi
Uçaklar ve trenlerle ilgili planlar yapmaya devam ediyorum. Hayal kurmanın bedava olması hem çok trajik hem de çok güzel. Yaz bittiğinde ne yapacağım hakkında bir fikrim yok. Ağaçlar yeşerecek, ağaçlar sararacak, insanlar şehirlere ve evlere dağılacak. Benim planlarım gerçekleşmiş veya gerçekleşmemiş olacak. Ondan sonrasını bilemiyorum. Sıkıntıdan yastıkları kemiresim geliyor.
Şimdilik kimseyi ilgilendirmeyen satırlar doldurup, bir kaç Avrupa şehrinin yerini haritada ezberliyorum.
Şimdilik kimseyi ilgilendirmeyen satırlar doldurup, bir kaç Avrupa şehrinin yerini haritada ezberliyorum.
11 Ocak 2013 Cuma
Hatır için boğaz kesmiyoruz. Hatır için hiçbir şey yapmıyoruz. Birbirimizi sevdiğimize ikna oluyoruz. Herkesten nefret edip, sadece bir veya iki kişiyi seven, ama çok seven adamların hikayelerine tapıyoruz. Halbuki öyle adamlar yok. Aslında öyle adamlar var ama, çok sevdikleri kimse yok. Sevdikleri hiç kimse yok, tahammül edebildikleri kişiler var. Kendileri dahil değil.
Kimseyi sevmeyince, bazen tahammül edebildiğimiz kimselere güveniyoruz. Güven çok garip şey. Yaygın sanının aksine karşılıklı değil. Sevginin karşılıklı olmamasına bu kadar aşinayken neden güven için farklı düşünüyoruz bilmiyorum. İnsanoğluyla pek çok şey paylaşıyorum, yanılgılar da bunlardan biri. Keşke paylaşmasam. Keşke insanoğluyla hiçbir şey paylaşmasam. Ama işte, güvenin karşılıklı olduğu gibi saçma sapan bir inancı da, kendime saklasam çok daha güzel olacak düşüncelerimi de paylaşıyorum.
Sevgiye muhtaç olmak çok büyük acizlik. En büyük acizliğimiz. Ama bazılarımız daha aciz. Hatır için boğaz kesmiyoruz, sevilmek içinse bununla sınanmadan kesin konuşamayız. Bir çırpıda dökülüveriyoruz. Acziyet kimimize çok yakışıyor. Güven adına topladığımız her kırıntıyı masaya yığıp sevilme umuduyla masadan kalkıyoruz.
Halbuki bu çirkinlikle yaşamayı kabullenmek daha güzel. Aciz yüzleri botlarımızın altında hayal etmek, bu hayalin de, bunun kendi hayalimiz olduğunu da kabullenmek çok güzel. İnsan sayısı arttıkça kesinliğini kaybeden gerçeklik, kabullenildiği zaman çok güzel. Hayal kırıklığı yaşamıyorsunuz. Bir an için, insanlara güvenerek, insanlara tahammül ederek yaşayabileceğiniz bir hayata ikna olmuş bile olsanız. Yalnızlığınızı, sinirinizi ve şiddete olan açlığınızı kabullenmek bir kapanın kapısını açmak gibi. Kafesten kaçmak gibi. Dışarısı daha güzel değil. Ama tüm o çirkinlik o kadar gerçek ki, güzel hissettiriyor.
Acziyetinizi kabul edin, çırpınmak çok daha acizce.
Kimseyi sevmeyince, bazen tahammül edebildiğimiz kimselere güveniyoruz. Güven çok garip şey. Yaygın sanının aksine karşılıklı değil. Sevginin karşılıklı olmamasına bu kadar aşinayken neden güven için farklı düşünüyoruz bilmiyorum. İnsanoğluyla pek çok şey paylaşıyorum, yanılgılar da bunlardan biri. Keşke paylaşmasam. Keşke insanoğluyla hiçbir şey paylaşmasam. Ama işte, güvenin karşılıklı olduğu gibi saçma sapan bir inancı da, kendime saklasam çok daha güzel olacak düşüncelerimi de paylaşıyorum.
Sevgiye muhtaç olmak çok büyük acizlik. En büyük acizliğimiz. Ama bazılarımız daha aciz. Hatır için boğaz kesmiyoruz, sevilmek içinse bununla sınanmadan kesin konuşamayız. Bir çırpıda dökülüveriyoruz. Acziyet kimimize çok yakışıyor. Güven adına topladığımız her kırıntıyı masaya yığıp sevilme umuduyla masadan kalkıyoruz.
Halbuki bu çirkinlikle yaşamayı kabullenmek daha güzel. Aciz yüzleri botlarımızın altında hayal etmek, bu hayalin de, bunun kendi hayalimiz olduğunu da kabullenmek çok güzel. İnsan sayısı arttıkça kesinliğini kaybeden gerçeklik, kabullenildiği zaman çok güzel. Hayal kırıklığı yaşamıyorsunuz. Bir an için, insanlara güvenerek, insanlara tahammül ederek yaşayabileceğiniz bir hayata ikna olmuş bile olsanız. Yalnızlığınızı, sinirinizi ve şiddete olan açlığınızı kabullenmek bir kapanın kapısını açmak gibi. Kafesten kaçmak gibi. Dışarısı daha güzel değil. Ama tüm o çirkinlik o kadar gerçek ki, güzel hissettiriyor.
Acziyetinizi kabul edin, çırpınmak çok daha acizce.
7 Ocak 2013 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

