S.A
Günlük gibi blog yazmayı biraz unutmuşum. Hayatımda ilk defa maaşlı falan iş sahibi oldum o yüzden yazayım dedim. Bu sabah saat 7.58'de ofise giriş gerçekleştirdim ve patronun saat 17.45'te gelen misafirleri 19.30'a kadar mekanı terk etmedikleri için patron paydos veremedi, ben de 12 saate yakın measi yapıp eve yollanmış oldum. Ofiste bana çalışma alanı tahsis etmedikleri için uzun süre sağda solda gezinip, çevirmemi istedikleri metinleri erkenden bitirdiğim için gizli gizli tivitıra girdim. Sonra çaycı çocukla vicdani red tartışmasına girdim, çocuk kürt özgürlük hareketi falan diyince nereli olduğumu sordu. Sonra da "abla kusura bakma da esmer falan da olunca afedersin kürt sandım" dedi. Sonra çatışmada ölmek istediğini, herkesin askerliğe gitmesi gerektiğini falan anlattı. İstemeyerek gidip de ölenler nasıl olacak dedim, "o da takdir-i ilahi işte abla" dedi. Akşam kendimi nihayet ofisten dışarı atıp, serin ama üşütmeyen erken bahar havasını çekerek pek güzel şarkılar açıp yürümeye başladım. Hava çok güzeldi, evde bekleyenim yoktu, şarjım bittiği için arasa kimse ulaşamazdı. Sonra 4 saat aralıksız oturduğum için farkedemediğim bir şey fark ettim, regl olmuştum. Kadınlık çok hüzünlü bir şey. Tedbirsiz bir gerizekalı olduğumdan bir alışveriş merkezine girip bir yerlerimi peçetelerle doldurdum. Ama ondan önce bir kitapçıya uğrayıp bulamayacağımı bildiğim bir kitabı sordum. Eve dönerken çilek almak için markete uğradım, meyve tartan adamdan yarım kilo istedim. "Ne anlıycaksın yarım kilodan ya" dedi, abi tek başıma yiyicem dedim, "ya kusura bakma ben tabi şaka yapıyorum, valla bakma kusura" falan dedi. Amma özür diledi ya dedim, sonra meyveyi tartması için diğer adama verirken içimden ağlamak geldi, ha dedim, demek ki bu yüzden özür diledi. Yalnızlığın hiç komik bir yanı yok. Çilek tartan adama canımı sıkarak bindiğim dolmuşta ayakta kaldım, ve gerizekalı kızın biri yerini kapmamdan korktuğu için parasını bana uzattırıp koşarak yerine geri döndü. İnsanlar gerçekten gerizekalı. Biraz sonra birileri indi, birgötlük bir yer bulup oturdum. Yanımda 10-12 yaşlarında iki çocuk oturuyordu ellerinde dondurma vardı, bi tanesi ben oturacakken toplanmadığı için kabanının üzerine oturdum, yol boyunca huzursuz oldu. Ama ben gözlerimi kapayıp birazcık sızdım ve bugünlük en azından şu duruma can sıkmamaya karar verdim. Sonra eve geldim, ev boştu. Boş eve o kadar da üzülmedim. Aslında domatesleri sayıyla almamdan daha hüzünlü olan durum hayatımın hiçbir döneminde sevdiğim hiçbir insanla aynı sayfada olamamam. Anlatamayacağım kadar çok üzülüyorum bu duruma. Biraz da iyi maaş veriyor, tanıdık çok zorlamaz falan diye hayatta çalışmak istemeyeceğim işlerde çalışan bir yerde işe girmiş olmak üzüyor beni. Ama üzülmek bile sırayla amk yerinde, çok canımı sıkasım gelmiyor.
5 Mart 2014 Çarşamba
kağıda konuşmuşum
6.1.13
Başımın içinde başka bir şarkı çalıyor. Her yere telefonlarımızla gidiyoruz. İzin verdiğimiz kimseler uydulardan uzanıp omuzlarımızı dürtüyor. İzin verdiğimiz için sesimizi çıkarmıyoruz. Dikkatli ve düzgünce yol günlüklerimizi dolduruyoruz. Şarkı sözlerinin bilincimize sızmasına izin veriyoruz. Keyif almadığımız şeylere izin veriyor olamayız. Yazmam gereken mühim şeyler varmış gibi hissediyordum. Okunsun istemişim, şu yazıma baksanıza. Ama okunacak şeyler yazmadım sonuçta. Küçük hareketlerimin büyük hareketlerimi, onlarınsa en nihayetinde hayatımı özetlediğinin farkındayım, ve bu durumu melankoli içerisinde gülümseyerek karşılıyorum.
Bazen aslında o kadar da canımı sıkıyor olamayacağım şeyler gözlerimi dolduruyor Örneğin kesinlikle kalbimi kırmak saikiyle kurulmamış bir cümle. Böyle bir saik güdülmemiş olması, cümlelerin o haliyle beni incitmeye gücünün yeteceği düşünülmeden - cümle üzerine hiç düşünülmeden- cümlelerin öylece sıradan bir konuşmaya bırakıverilmesi dolduruyor belki de gözlerimi. Cümleler üzerine düşünülmesi gereken şeyler. Dil kırılgan bir şey. Kırıcı bir şey. Darılmış gibi davranmak istemiyorum. Ama kurduğunuz cümle üzerine düşündüğünüzde yalnızca cümle üzerine düşünmüyor, cümleyi söyleyeceğiniz kişi üzerine de düşünüyorsunuz. Bu yüzden darılmış gibi davranmak istemiyorum. İnsanlar benimle konuşurlarken bile kurdukları cümleler üzerine ve benim üzerime düşünmüyorlarsa, ben burada da kendimi suçlayabilirim. Kendime haksızlık edip etmediğime kendim karar veremem. Ama bu kararı verecek kadar üzerime düşünen birileri olduğuna ihtimal vermiyorum. En azından işittiğim cümleler bu yönde. O halde konuşmakla düşünmek aynı şey değil, sevmekle önemsemek de. Eğer bu ikinci önermem doğru değilse... Aslında eğer öyleyse, oturup buna ağlayacak halim yok. Ağlamak bir şeye yaramaz. O halde sadece umut ediyorum. Kendime haksızlık ettiğimi umut ediyorum. Önermelerimin doğru olduğunu... Haklı çıkmayı umuyorum. Ama her konuda değil.
***
Yazma eylemini düşünme eylemi ile birleştirmeye halim kalmamış. Bu kadar erken yorulmam diye bekliyordum. Belki de tecrübe ettiğim bu haleti ruhiyenin yorgunlukla bir ilgisi yok. Belki bir heves, ilgi eksikliği yaşıyorum. Denklerimin heyecan duyarak baktıkları gelecek senaryoları beni heyecanlandırmıyor. Ergenliği yeniden yaşıyor gibiyim.Galiba bizimle aynı şeyler düşünen bir çoğunluğa karışana kadar ergen kalıyoruz. olması gerekenleri en büyük kalabalık belirliyor. Büyük kalabalık olması gerektiğine karar verdiği şeylerin olmasını bekliyor. Ben, artık tıbbi olarak bu cümleleri kurması gereken yaş aralığını atlamış biri olarak, ne ne olmak istediğimi ne de olmam beklenen şeyin aklıma ne kadar yattığını biliyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. İmla hataları yapıyorum. Hayatımda aniden çok güzel şeyler olacağına dair beklentiyle karışık inancı hala taşıyorum. Ama evde oturmaya, dünyanın işleyişine olan etkimi (kimseye faydası olmayan şakalarım dışında) en azda tutmaya devam ediyorum. Bir şeyler yapmadan bir şeyler olmasını bekliyorum. Bir şey olmuyor. Hiçbir şey olmuyor. Hayat, filmlerde olduğu gibi yüksek tempolu bir müzik eşliğinde hızlanmıyor. Uzay ve zamanı bükemiyor, sıkıcı tüm yolları uzun ve sıkıcı yoldan aşıyoruz. Analog bir evrende yaşıyoruz.
***
İnsanlar kurdukları cümleler üzerine düşünüyor ve buna rağmen bu cümleleri kuruyorlarsa, bu durumda, önemsemiyor olmalılar. Eğer durum bu da değilse, beni üzmek istiyorlar. Bazen sırf haklı hissetmek için sevdiğiniz kişilerin üzüntüsünden fena, kötü, çirkin bir haz duyarsınız hani. Duymaz mısınız? Bu benim kirli benliğime özgü bir hastalık mı? Ben duyuyorsunuz var sayacağım. Çünkü ben, insan ruhunun fena, kötü ve çirkin şeyler barındırdığına inanıyorum. İyi şeyler de vardır diye düşünüyorum. Ama iyi şeyleri gözlemlemek de, hatırlamak da zor. Ruhlarımızın çok fena şeyler barındırdığını, buna müsait olduğunu varsayarsak, beni üzmek mi istiyorlar?
Aslında bu konu üzerinde daha fazla düşünmek istemediğime karar verdim. Bunu belki istediler,belki istemediler. Belki düşünerek belki düşünmeden cümleler kurdular. Bunların hiçbiri incinmiş olduğum gerçeğini değiştirmeyecek. Katilin belli olduğu bir soruşturmada otopsi yapıyor gibiyim.Yaptığım teşbihler beni olduğumdan daha incinmiş gösterdi. Lütfen ölümün ve cinayetin ne kadar keskin kavramlar olduğunu umursamamaya çalışın. Edinip edinmemek konusunda tereddüt ettiğim bir mesleğin klinik ruh haliyle yaptığım faydasız benzetmelerdi bunlar. Söylemeye çalıştığım, bu ne kadar imkansız olsa da, insanların hareketlerinin arkasındaki düşünceleri veya bunların yokluğunu tam olarak tespit etmek, bu davranışların geçmişte bana yaşattıkları hislere etki etmeyecek. Geçmiş oldukça sabit bir şey. Analog bir evrende yaşıyoruz. Uzay ve zaman gibi dokularını eğip bükemediğimiz bu evreni, içinde bulunduğumuz zaman noktalarında ve kendi zihinlerimizle algılıyoruz. Demek istediğim, artık yaşanmış olan kırgınlıklar hakkında yapılabilecek hiçbir şey yok. Bunların boşa yaşanmış oldukları dahi ispatlansa, termodinamik zaman oku üzerinde bir yerde, üzüntü duymuş olduğum nokta sabit kalacak. Peki ben ne yapmaya çalışıyorum? Belki de tüm bu satırları doldurmak yerine darıldığım kişilere gidip "kalbimi kırdın amınakoyim, ve artık yapacağın hiçbir şey bunu değiştirmeyecek" demeliyim. Bunun da, tıpkı bu satırlar gibi duruma hiçbir faydası dokunmazdı. Ben belki de tekrar kırılmamaya çalışıyorum. Ama insanın kendini eğitebileceğine de pek inanmıyorum.
***
Başımın içinde başka bir şarkı çalıyor. Her yere telefonlarımızla gidiyoruz. İzin verdiğimiz kimseler uydulardan uzanıp omuzlarımızı dürtüyor. İzin verdiğimiz için sesimizi çıkarmıyoruz. Dikkatli ve düzgünce yol günlüklerimizi dolduruyoruz. Şarkı sözlerinin bilincimize sızmasına izin veriyoruz. Keyif almadığımız şeylere izin veriyor olamayız. Yazmam gereken mühim şeyler varmış gibi hissediyordum. Okunsun istemişim, şu yazıma baksanıza. Ama okunacak şeyler yazmadım sonuçta. Küçük hareketlerimin büyük hareketlerimi, onlarınsa en nihayetinde hayatımı özetlediğinin farkındayım, ve bu durumu melankoli içerisinde gülümseyerek karşılıyorum.
Bazen aslında o kadar da canımı sıkıyor olamayacağım şeyler gözlerimi dolduruyor Örneğin kesinlikle kalbimi kırmak saikiyle kurulmamış bir cümle. Böyle bir saik güdülmemiş olması, cümlelerin o haliyle beni incitmeye gücünün yeteceği düşünülmeden - cümle üzerine hiç düşünülmeden- cümlelerin öylece sıradan bir konuşmaya bırakıverilmesi dolduruyor belki de gözlerimi. Cümleler üzerine düşünülmesi gereken şeyler. Dil kırılgan bir şey. Kırıcı bir şey. Darılmış gibi davranmak istemiyorum. Ama kurduğunuz cümle üzerine düşündüğünüzde yalnızca cümle üzerine düşünmüyor, cümleyi söyleyeceğiniz kişi üzerine de düşünüyorsunuz. Bu yüzden darılmış gibi davranmak istemiyorum. İnsanlar benimle konuşurlarken bile kurdukları cümleler üzerine ve benim üzerime düşünmüyorlarsa, ben burada da kendimi suçlayabilirim. Kendime haksızlık edip etmediğime kendim karar veremem. Ama bu kararı verecek kadar üzerime düşünen birileri olduğuna ihtimal vermiyorum. En azından işittiğim cümleler bu yönde. O halde konuşmakla düşünmek aynı şey değil, sevmekle önemsemek de. Eğer bu ikinci önermem doğru değilse... Aslında eğer öyleyse, oturup buna ağlayacak halim yok. Ağlamak bir şeye yaramaz. O halde sadece umut ediyorum. Kendime haksızlık ettiğimi umut ediyorum. Önermelerimin doğru olduğunu... Haklı çıkmayı umuyorum. Ama her konuda değil.
***
Yazma eylemini düşünme eylemi ile birleştirmeye halim kalmamış. Bu kadar erken yorulmam diye bekliyordum. Belki de tecrübe ettiğim bu haleti ruhiyenin yorgunlukla bir ilgisi yok. Belki bir heves, ilgi eksikliği yaşıyorum. Denklerimin heyecan duyarak baktıkları gelecek senaryoları beni heyecanlandırmıyor. Ergenliği yeniden yaşıyor gibiyim.Galiba bizimle aynı şeyler düşünen bir çoğunluğa karışana kadar ergen kalıyoruz. olması gerekenleri en büyük kalabalık belirliyor. Büyük kalabalık olması gerektiğine karar verdiği şeylerin olmasını bekliyor. Ben, artık tıbbi olarak bu cümleleri kurması gereken yaş aralığını atlamış biri olarak, ne ne olmak istediğimi ne de olmam beklenen şeyin aklıma ne kadar yattığını biliyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. İmla hataları yapıyorum. Hayatımda aniden çok güzel şeyler olacağına dair beklentiyle karışık inancı hala taşıyorum. Ama evde oturmaya, dünyanın işleyişine olan etkimi (kimseye faydası olmayan şakalarım dışında) en azda tutmaya devam ediyorum. Bir şeyler yapmadan bir şeyler olmasını bekliyorum. Bir şey olmuyor. Hiçbir şey olmuyor. Hayat, filmlerde olduğu gibi yüksek tempolu bir müzik eşliğinde hızlanmıyor. Uzay ve zamanı bükemiyor, sıkıcı tüm yolları uzun ve sıkıcı yoldan aşıyoruz. Analog bir evrende yaşıyoruz.
***
İnsanlar kurdukları cümleler üzerine düşünüyor ve buna rağmen bu cümleleri kuruyorlarsa, bu durumda, önemsemiyor olmalılar. Eğer durum bu da değilse, beni üzmek istiyorlar. Bazen sırf haklı hissetmek için sevdiğiniz kişilerin üzüntüsünden fena, kötü, çirkin bir haz duyarsınız hani. Duymaz mısınız? Bu benim kirli benliğime özgü bir hastalık mı? Ben duyuyorsunuz var sayacağım. Çünkü ben, insan ruhunun fena, kötü ve çirkin şeyler barındırdığına inanıyorum. İyi şeyler de vardır diye düşünüyorum. Ama iyi şeyleri gözlemlemek de, hatırlamak da zor. Ruhlarımızın çok fena şeyler barındırdığını, buna müsait olduğunu varsayarsak, beni üzmek mi istiyorlar?
Aslında bu konu üzerinde daha fazla düşünmek istemediğime karar verdim. Bunu belki istediler,belki istemediler. Belki düşünerek belki düşünmeden cümleler kurdular. Bunların hiçbiri incinmiş olduğum gerçeğini değiştirmeyecek. Katilin belli olduğu bir soruşturmada otopsi yapıyor gibiyim.Yaptığım teşbihler beni olduğumdan daha incinmiş gösterdi. Lütfen ölümün ve cinayetin ne kadar keskin kavramlar olduğunu umursamamaya çalışın. Edinip edinmemek konusunda tereddüt ettiğim bir mesleğin klinik ruh haliyle yaptığım faydasız benzetmelerdi bunlar. Söylemeye çalıştığım, bu ne kadar imkansız olsa da, insanların hareketlerinin arkasındaki düşünceleri veya bunların yokluğunu tam olarak tespit etmek, bu davranışların geçmişte bana yaşattıkları hislere etki etmeyecek. Geçmiş oldukça sabit bir şey. Analog bir evrende yaşıyoruz. Uzay ve zaman gibi dokularını eğip bükemediğimiz bu evreni, içinde bulunduğumuz zaman noktalarında ve kendi zihinlerimizle algılıyoruz. Demek istediğim, artık yaşanmış olan kırgınlıklar hakkında yapılabilecek hiçbir şey yok. Bunların boşa yaşanmış oldukları dahi ispatlansa, termodinamik zaman oku üzerinde bir yerde, üzüntü duymuş olduğum nokta sabit kalacak. Peki ben ne yapmaya çalışıyorum? Belki de tüm bu satırları doldurmak yerine darıldığım kişilere gidip "kalbimi kırdın amınakoyim, ve artık yapacağın hiçbir şey bunu değiştirmeyecek" demeliyim. Bunun da, tıpkı bu satırlar gibi duruma hiçbir faydası dokunmazdı. Ben belki de tekrar kırılmamaya çalışıyorum. Ama insanın kendini eğitebileceğine de pek inanmıyorum.
***
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)