13 Aralık 2013 Cuma

bir yara izi olmadan ölmek istemeyen tüm gerizekalılar için geliyor: vücudumda iz bırakan olaylar ve duygusal etkileri

Romantik komedilerin çoğunda genç aşıkların birbirlerinin vücutlarındaki yara izlerinin hikayelerini öğrenmeleri temalı sahneler yer alır. Yaraları romantize etmemizin nedenini tam olarak çözemiyorum. Duygusal metaforlar kurmak için gerçekten güzel bir araçlar kabul edelim ama, bu kadar klişeleşmelerine çok da anlam veremiyorum. Çoğu genç kızın yapacağı gibi kendimi romantik komedi karakterlerinin yerine koyduğumdaysa durum daha da vahimleşiyor. Vücudumda birinin beni teşhis etmesine yarayacak -milyonlarca ben dışında- izlerden bahsetmem gerektiğinde 2 önemli yara ve iki anlamsız hikaye ortaya çıkıyor. Anlatmak istediğim beni ve yaralarımın hikayelerini bir aşk öyküsüne yamamaya çalıştığında romantik komedinin terazisi komediden yana çekmeye başlıyor. Öncelikle fark etmesi en kolay, daha sonra ise anlamsız konumundan dolayı en zor olan yaramdan bahsetmek istiyorum.

Yaralandık ve büyüdük, ve dünya acımasızlaşmaktan bir gün dahi geri durmadı....

Anlatmakta olduğum ilk yaramın öyküsünü bir aşk hikayesine yakıştırabilen ilk kişiye yukarıdaki cümleye ait tüm haklarımı devre hazırım. İlk yaramdan bahsetmeye başlayacak olursak kendisi sağ gözümde, kaşımın biraz üzerinden başlayıp bir alnıma doğru açılan bir hilal çizerek gözümün altına iniyor. Yaranın konumu gözümü neredeyse çıkarmış olduğuma işaret ediyor. Yaranın hikayesi ise 4 yaşında bir gerizekalının ütü yapmaya özenmesi, annesinin izin vermezse kendini bayıltana kadar ağlayacak olan bu gerizekalıyı çekmek istemediği için ikna olması, gerizekalının iki üç kere kumaşta gezdirdiği ütüyü yerine yerleştirmek için havaya kaldırması, dengesini kaybetmesi ve ütüyü suratına yapıştırması şeklinde gelişiyor. Gerçekten paylaştığınız kişiyle aranızdaki duygusal mesafeyi kısaltacak türden dokunaklı bir ifade. Hikayeye hakkını vermek gerekirse, ilk ve ortaokulda vücutlarındaki yara izlerini karşılaştırıp birbirlerine kimin daha "badass" olduğunu ispatlamaya çalışan çocuklara dönüp, SURATIMDA ÜTÜ İZİ VAR deme imkanı bulduğumdan söz etmem gerekir.

İkinci yaranın hikayesi ilk yaradan yaklaşık 3 yıl daha taze olsa bile, absürtlüğü nedeni ile ara ara bu hikayenin hayal gücümün bir uydurması olduğundan şüphelendiğim oluyor. Tabii ki bunlar asla şüphe olmaktan ileriye gidemiyorlar, çünkü sol ayak tabanımda hikayemi doğrulamak için nal gibi çakılı bir yara izim var. Bu yara izinin hikayesi ise, yine memur hayatımızı memur şekilde sürdürmekte olduğumuz memur kasabalarından birinde memur evimizin bahçesinde kendi bostanımı yapmaya karar vermemle başlıyor. Hayatımın kalanında da ara ara deneyimlemekten zevk aldığım uzun süreler çıplak ayakla dolaşma alışkanlığımı sürdürdüğüm bir süreç. Çıplak ayaklarımla bahçedeki zararlı otları yoluyor, kendi minik bahçemi yapmak için dikdörtgen bir çerçeve çizmeye çalışıyorum. O sırada ayağıma bir ot batıyor: ısırgan otu. Feryat figan eve gidiyorum, babam beni dizine yatırıyor, sol ayağımı bilekten tutup havaya kaldırıyor. Isırgan otu derimin altında. Çözümse şu, ocakta ısıtılarak dezenfekte edilen bir yorgan iğnesi ile yarayı açıp içini boşaltmak. Ben feryadıma ve figanıma o kadar uzun süre devam ediyorum ki en sonunda vazgeçiyorlar. Olaydan yaklaşık 15 yıl sonra ayak tabanımda çoğunlukla ben sanılan yeşil  bir leke ile hayatıma devam ediyorum. Cesedimi tanımlaması gereken tanıdıklarım için oldukça kolay bir iz aslında.

Eğer vücutlarımızda biriktirdiğimiz izler bizim kim olduğumuzu anlatıyorlarsa, benim izlerim tek şeye işaret ediyor: işlerden hoşlanmadığı zaman ortalığı ayağa kaldıran ama genellikle de işlerin hoş olmayan hale gelmesine kendi sebep olan bir gerizekalıyım. Yüzeysel bir inceleme yapan herkesi bu kadar korkutucu bir sonuca ulaştıran yara izlerim bu nedenle romantik komedilere ve aşk hikayelerine daha odun bir açıdan bakmama sebep oluyor.

(Ps. Bir yara izim de sağ işaret parmağımın ilk boğumunun hemen altında birazcık daha sağ tarafta yer alan, ÇAKMAKLA ERİTİLMİŞ SİYAH KANSEROJEN POŞET İZİ. Güzel bir mazisi var.)

9 Aralık 2013 Pazartesi

En son ne zaman bir kitabın son satırını okuyup kitabı bir kenara bırakıp ağladığımı hatırlamıyordum. Güzel trajediler kurgulamaktan ve bunlara kafamızda hayat verip ağlamaktan neden keyif alıyoruz bilmiyorum. Demek ki trajedilerde güzellik bulmayı seven canlılarız. Metaforlar kurmaya bayılıyoruz. Kitaplıkları ve sinema salonlarını kurgularla dolduruyoruz.

Ne yapalım, öyleyiz.

Bugün sırf evde durmamak için evden çıktım. Geçen yıl sırf evde durmamak için evden çıksaydım en sonunda kendimi çok da sevmediğim birine telefon etmiş, onunla çok da oturmak istemediğim bir yerde kahve içiyor halde bulacaktım. Bugünse, çok da nefret etmediğim bir grup arkadaşımla çok da lezzetli olmayan kahveler içip çok da komik olmayan şakalara güldüm. Olaylara farklı yaklaşmaya başladığım için kendimle neredeyse gurur duyuyordum.

Bugün sırf eve dönmemek için, ellerim çatlayana kadar soğukta yürüdüm. Tek başına kitap alışverişi yapan bir kız ne kadar sevimliyse o kadar sevimliydim. Tüm günü kağıt üzerinde kurgulasaydım her şey çok daha sevimli olabilirdi. Gerçekteyse burnumu çeke çeke üç gün önce zaten incelemiş olduğum rafları sırf vakit geçsin diye baştan inceledim. Sırf kitapçıları ısınmak ve vakit öldürmek için kullanarak edebiyata ve sermayeye terbiyesizlik etmiş olmamak için bir kitap satın aldım. Artık yalnızlığı eskisi gibi tolere edemiyorum, etmek istemiyorum da.