22 Aralık 2012 Cumartesi

Son yazımdan bu yana hayatımda pek bir enteresanlık yok. Çok iyi notlar beklediğim sınavlardan çok vasat notlar alıp gereksiz derslere canımı sıkmaya devam ettim. Sonra galiba bir şeyler oldu. Yine gereksizcesine canımı bir şeylere sıkmış, yine gereksiz hocalardan birine küfürler ederek yolda ilerlerken karşıdan gelen bir çocuk bana bakıp "Vodafone kullanıyor musun?" diye bağırdı. Bana bağıran çocuğun bir zamanlar Hayat Bilgisi'nde sürekli iddiaya giren şişko eleman olduğunu anlayıp, buna şu kadarcık bile şaşırmaksızın "Hayır" diye cevap verdim. Tam kafamın içinde çocuğun oynadığı anlamsız dizinin adını hatırlamaya çalışıyordum ki, çocuktan diyalogla beraber beynimi de kitleyen o soru geldi, "Nerde?" Ne nerde amk evladı? Ne nerde? Sonra kafamı çocuktan öbür yana çevirip, sürekli bıdır bıdır bir şeylere söylenmemi dinlemekle lanetlenen arkadaşlarıma "Bir evet-hayır sorusunun ardılı olarak nasıl nerde der ya? Nasıl?" diyerek yemekhaneye doğru ilerlemeye devam ettim.

(Yolumu kesen çocuğun fotoğrafını ararıyordum nereye geldim amk.)


Aslına bakarsanız, çevremde çok güzel insanlar olmasa ve ben bazen delirmesem, başıma gelen tek enteresanlık bu olacak, ve ben kendime söz verdiğim halde dallama dallama hayaller kurup bunları gerçekleştirmek için azıcık bile çaba sarf etmeyecektim. Ama öyle olmadı. İşin özü, bu ayın başında parayı bastığım gibi temmuzda Berlin'deki Muse konserine iki tane bilet aldım. Temmuz ayında mezun olmuş olabilirim, yaz okuluna kalmış olabilirim, ölmüş olabilirim, hayatımın aşkıyla tanışmış olabilirim, ağır bir bunalıma girip akıl hastanesine kapatılabilirim, bir uzvumu yitirebilirim, kısa dönem askere gidip terhis olmuş olabilirim. Ama bunların hiç biri olmayadabilir. Temmuz ayında trenler, uçaklar ve gemilerle konumumu değiştirebilir, son bir yılda hayat enerjimi sağlayan üç adamı izleyebilirim. Hayatta bir şeyler oluyor. Ve bunlardan bazılar çok güzeller. Ve biz bunları önceden bilemiyoruz. Hayat gerçekten bir kutu çikolata gibi. Fakat biz Türklerin yıllarca açılmayıp başka evlere hediye götürüp bozulmasına izin verdiğimiz nerden baksan milyonlarca kutu çikolata var. Belli de olmuyor.

Bekleyip göreceğiz. İşler yolunda gitsin diye çabalayıp, suların akıp yollarını bulmalarını bekliyorum. Tevekkül islama dair en sevdiğim şey olabilir. Bir de dünyanın adil olmak için tasarlanmamış olması. Bu ikisi çok rahatlatıcı şeyler. İnsanın duvarları yumruklamasına engel oluyorlar.

Bütün bunlar dışında, akşam saatlerinde tivitırdan yazılarımın çalındığına dair bir bilgi aldım. İnsanların böyle şeyleri görünce haber vermeleri çok güzel. Böyle olunca insanlıktan tiksindiğimi unutuyorum. Ama sonra yazılarımı çalıp, Bilge ve Sena'nın da yazılarını çalıp, utanmadan bir de yer yer değiştirerek yayınlayan OÇ'nin blogunun linkine tıklıyorum ve insanlıktan ani bir soğuma yaşıyorum. Ben genelde sorunları şiddetle çözmekten yana bir insan değilim. Tartıda ortalama 43 kilo çekiyorum. Galiba şiddet konusunda başarılı olacağıma dair içten içe şüphe duymaya hakkım var. Ama bu akşam, hayatımın en dertli zamanlarında yazdığım en dertli yazılarım çalınınca haliyle fazla sinirlendim. Uzun uzun sorunumu nasıl çözeceğime kafa falan yordum. Sonra kızın bloguna girip yorum olarak şunu bıraktım:

Canım çalmakla yetinmeyip değerli vaktinden ayırmış 
 bir de editörlük yapmışsın, AMASENİSİKERİM.

Bir saat kadar sonra blog silindi arkadaşlar. Cebir, hile ve tehdit bazen sorunları çözüyor. Küfür gerçekten işe yarıyor, aklınızda bulunsun. Bunu da uzun uzun yazma nedenim, neden böyle bir şey yaptığına anlam veremediğim yavşak oğlu yavşak arkadaşın buraya tekrar uğrayacağını tahmin etmem. Yoksa sizi sıkmak gibi bir niyetim yok. Gerçi sıkılırsanız da sıkılın, yavşaklar sizi ya.

Son olarak çalıntı yazılarla kişisel blog açıp, biosuna da "sadece kendimim başka da vasfım yek ekiki" yazan kızımıza, kıymetli evrak hukuku notlarım için elceğizlerimle hazırladığım ALTARIN OĞLU TARKAN capsi geliyor. Tatlım tek vasfın kendin olmak ve onu bile sıçıp batırıyorsun, zor olsa gerek.



Cümleten hayırlı akşamlar arkaaşlar. 

5 Aralık 2012 Çarşamba


"our wrongs remain unrectified and our souls won't be exhumed."
                                                                                                     Sing for Absolution - Muse

Garip bazı planlar yapıyorum ve bunun için biraz paraya ihtiyacım var. Kendimden çok sıkıldığım ve artık kendimi umursamamaya karar verdiğim için, çağrılsa şuradan trenle Eskişehir'e gitmeye üşenecek olan kendimi zorla gemilere, trenlere ve uçaklara bindirmeye çalışacağım. Kendimden sıklıkla tiksiniyorum çünkü "ama"lı cümleleri sık kullanması bir yana, tutup bir de kendinin de çok istediği şeylerin başına "ama"lar koyuyor. Cümleleri toplayamıyor, konuşulanları dinleyemiyor, ilişki kavramına anlam veremiyor, insanların kendini sevdiğine inanmıyor, insanları sevemiyor, kendini hiç sevemiyor ve anladığınız üzere şu dakikalarda ders çalışmak yerine saçma sapan satırlar dolduruyor. SUCH A BITCH.

Kant denilen amcamız hayatını saatinin tik taklarına göre ayarlar, her gün aynı saatte aynı yerden geçer, her gün aynı saatte yemeğini yerdi. Halbuki kant dediğimiz şey şekerli su ve limonla yapılan ve alkollü gecelerin sabahlarında mideleri rahatlattığına inanılan ucuz ve zararsız bir içeceğimizdir. Bunun yanında Alexander Supertramp var olmamış, diğer bir kaç hayali ve Chris McCandless ile birlikte 142 numaralı otobüsün arka tarafında dünyadan silinmiştir. Kendim bu tip şeylerden çok etkilenir(im). Bir keresinde aşık olup ağlamıştım çünkü aşık olduğum şey aslında daha çok hayallerimden oluşuyordu. Öyle oluyor. Kafasında yaşayan insanlar hayallere aşık oluyorlar. Hayallerde yaşıyor bazı ibneler. Geçtiğimiz yıl kucağımda hayal ürünü kalınca bir roman kıta değiştirmeye çalışırken kendime hayal kurmayacağıma dair söz verdim. Ama kendimden söz alamıyorum. Borçlar hukukunun temel ilkelerinden biri de alacaklısı ve borçlusu aynı kişi olan borçların ortadan kalkacağıdır. İnanılmaz şekilde hala ortadan kalkmıyorum. Ya hukuk insanlığın uydurması ya da kendimle yaşadığım bu anlamsız mücadeleyi tamamen kafamdan uyduruyorum.

Bir şeyleri devirmek istiyorum uzun süredir. Bazen otobüs duraklarını tekmeliyorum. Aslında otobüs duraklarının bir suçu yok, rejimlerin, diktatörlerin, gizli örgütlerin, neo-nazi çetelerin, wal-mart hissedarlarının, anonim ortaklık yönetim kurulu üyelerinin, askerlerin ve beyaz yakalı çalışanların. Kimsenin hiçbir suçu yok ama devrilmeleri de gerek. Böyle zamanlarda Jack London ve arası soğuk su dolu iki kıta düşünüyorum, ve su dolu okyanus boşluklarına bile sığmayan bazı boşlukları.

"Toz olmaktansa kül olmayı yeğlerim."
                                                     Jack London


Okyanusta ölmeyi hayal eden ateşli bir denizcinin, savaşmayı bırakıp yatağında ölmesi tüm sıkıntımın özeti gibi. Deniz ve ormanla, istiridye ve kurtlarla geçen onca zamandan sonra geriye sadece pahalı bir çiftlik evinin külleri kalıyor. İnsan dünyaya yeniliyor. Sorun dünyayla olan savaş da değil en nihayetinde. Dünyanın sizinle savaştığı falan da yok. Dünya duruyor. Kendinizle savaşmak yerine başka şeyler buluyorsunuz savaşacak. Bir şeyler devrilsin istiyorsunuz. Dünya size karşı, duruyor. Kendi başınıza kalıyor, bu sefer siz devriliyorsunuz. Külsüz falan, yatağınızda ölüyorsunuz ya da arada bir vasiyetinizi güncelleyerek uzun yıllar ölmeye devam ediyorsunuz. Dünya kül olmanıza izin vermiyor. Görüp görebileceğiniz en büyük toz ve kül bulutunun üzerinde, kendinizle savaşmaya devam ediyorsunuz.

Bazı hayat hikayelerini çok kişisel algıladığım doğru. Ama takdir edersiniz ki gereğinden fazla kişisel bir savaş halindeyim. Ve durağanlığın çok görkemsiz zafer hikayeleri var. Kimse haklarında marşlar bestelemiyor, kimse onları fark etmiyor. Durağanlık tepemize çökmüş kimsenin takdirini beklemeden büyük zaferinin tadını çıkarıyor.

"Yaşamın acımasızlığına karşı sıradanlığa tutunuyorlardı; sıradanlık onları bir arada tutan tutkal görevi görüyordu."
                                     Irvine Welsh - Trainspotting