5 Aralık 2012 Çarşamba


"our wrongs remain unrectified and our souls won't be exhumed."
                                                                                                     Sing for Absolution - Muse

Garip bazı planlar yapıyorum ve bunun için biraz paraya ihtiyacım var. Kendimden çok sıkıldığım ve artık kendimi umursamamaya karar verdiğim için, çağrılsa şuradan trenle Eskişehir'e gitmeye üşenecek olan kendimi zorla gemilere, trenlere ve uçaklara bindirmeye çalışacağım. Kendimden sıklıkla tiksiniyorum çünkü "ama"lı cümleleri sık kullanması bir yana, tutup bir de kendinin de çok istediği şeylerin başına "ama"lar koyuyor. Cümleleri toplayamıyor, konuşulanları dinleyemiyor, ilişki kavramına anlam veremiyor, insanların kendini sevdiğine inanmıyor, insanları sevemiyor, kendini hiç sevemiyor ve anladığınız üzere şu dakikalarda ders çalışmak yerine saçma sapan satırlar dolduruyor. SUCH A BITCH.

Kant denilen amcamız hayatını saatinin tik taklarına göre ayarlar, her gün aynı saatte aynı yerden geçer, her gün aynı saatte yemeğini yerdi. Halbuki kant dediğimiz şey şekerli su ve limonla yapılan ve alkollü gecelerin sabahlarında mideleri rahatlattığına inanılan ucuz ve zararsız bir içeceğimizdir. Bunun yanında Alexander Supertramp var olmamış, diğer bir kaç hayali ve Chris McCandless ile birlikte 142 numaralı otobüsün arka tarafında dünyadan silinmiştir. Kendim bu tip şeylerden çok etkilenir(im). Bir keresinde aşık olup ağlamıştım çünkü aşık olduğum şey aslında daha çok hayallerimden oluşuyordu. Öyle oluyor. Kafasında yaşayan insanlar hayallere aşık oluyorlar. Hayallerde yaşıyor bazı ibneler. Geçtiğimiz yıl kucağımda hayal ürünü kalınca bir roman kıta değiştirmeye çalışırken kendime hayal kurmayacağıma dair söz verdim. Ama kendimden söz alamıyorum. Borçlar hukukunun temel ilkelerinden biri de alacaklısı ve borçlusu aynı kişi olan borçların ortadan kalkacağıdır. İnanılmaz şekilde hala ortadan kalkmıyorum. Ya hukuk insanlığın uydurması ya da kendimle yaşadığım bu anlamsız mücadeleyi tamamen kafamdan uyduruyorum.

Bir şeyleri devirmek istiyorum uzun süredir. Bazen otobüs duraklarını tekmeliyorum. Aslında otobüs duraklarının bir suçu yok, rejimlerin, diktatörlerin, gizli örgütlerin, neo-nazi çetelerin, wal-mart hissedarlarının, anonim ortaklık yönetim kurulu üyelerinin, askerlerin ve beyaz yakalı çalışanların. Kimsenin hiçbir suçu yok ama devrilmeleri de gerek. Böyle zamanlarda Jack London ve arası soğuk su dolu iki kıta düşünüyorum, ve su dolu okyanus boşluklarına bile sığmayan bazı boşlukları.

"Toz olmaktansa kül olmayı yeğlerim."
                                                     Jack London


Okyanusta ölmeyi hayal eden ateşli bir denizcinin, savaşmayı bırakıp yatağında ölmesi tüm sıkıntımın özeti gibi. Deniz ve ormanla, istiridye ve kurtlarla geçen onca zamandan sonra geriye sadece pahalı bir çiftlik evinin külleri kalıyor. İnsan dünyaya yeniliyor. Sorun dünyayla olan savaş da değil en nihayetinde. Dünyanın sizinle savaştığı falan da yok. Dünya duruyor. Kendinizle savaşmak yerine başka şeyler buluyorsunuz savaşacak. Bir şeyler devrilsin istiyorsunuz. Dünya size karşı, duruyor. Kendi başınıza kalıyor, bu sefer siz devriliyorsunuz. Külsüz falan, yatağınızda ölüyorsunuz ya da arada bir vasiyetinizi güncelleyerek uzun yıllar ölmeye devam ediyorsunuz. Dünya kül olmanıza izin vermiyor. Görüp görebileceğiniz en büyük toz ve kül bulutunun üzerinde, kendinizle savaşmaya devam ediyorsunuz.

Bazı hayat hikayelerini çok kişisel algıladığım doğru. Ama takdir edersiniz ki gereğinden fazla kişisel bir savaş halindeyim. Ve durağanlığın çok görkemsiz zafer hikayeleri var. Kimse haklarında marşlar bestelemiyor, kimse onları fark etmiyor. Durağanlık tepemize çökmüş kimsenin takdirini beklemeden büyük zaferinin tadını çıkarıyor.

"Yaşamın acımasızlığına karşı sıradanlığa tutunuyorlardı; sıradanlık onları bir arada tutan tutkal görevi görüyordu."
                                     Irvine Welsh - Trainspotting



Hiç yorum yok: