9 Şubat 2014 Pazar

başımdan geçenlere değil kafamdan geçenlere içtim??

SA
Buraları kapatıp gidecek cesaretim olmadığı için hala ara ara buraya uğrayıp bir şeyler yazmaya ve okumaya devam ediyorum. Bir de ne kadar okunduğuma falan bakıyorum. İki ay sonra dönüp baktığımda bana o kadar da anlamlı gelmeyen satırların kimler için ne anlamlara gelmesini istediğimi bilmiyorum. Galiba çoğu zaman da dendiği gibi görünmek ve algılanmak üzerine kurulu zamanlarda yaşıyoruz. Algılananın ve görünenin kendimiz olup olmadığından pek de emin değiliz, çünkü açıkçası kimin kendini algılamaya yetecek kadar zamanı var ki?

Geçen ay bu zamanlar çok fazla boş vaktim olmasından yakınıp duruyordum. Hayatımın geri kalanında tam olarak ne yapmak istediğim hakkında pek de bir fikrim yoktu. Bundan bir süre sonra vertigom atak yaptı. Günlerce yataktan çıkamadım, çıktığımda da düz yolda yürüyemedim. Önce bir nöroloğa göründüm. Nörologsa beni, vücudumdaki tüm kaslar üzerindeki hakimiyetimi yavaş yavaş kaybederek bir sebzeye dönüşeceğim şüphesiyle birtakım testlerden geçirdi. Bu testlerden birinde kafama iğneler saplayıp elektrik verdiler. Daracık test odasında, şişe camı gibi gözlükleri ve üzerinde simit kırıntıları olan gömleğiyle bir hasta bakıcı bana MS hastalığı teşhisi konulup konulmadığını sordu. Çok enteresan bir andı. Filmler izleyip kitaplar okumaktan, hayatlarının en kötü haberini alan karakterlerin verdikleri farklı tepkilere aşinaydım. Ama orada tek gözümde gazlı bezle oturup, hiçbir tepki veremedim. Hayır dedim. Belki de hayatım boyunca arayıp durduğum trajediyi bulduğumu, her şeyden vazgeçebilmek ve istediğim her şeyi yapabilmek için harika bir gerekçe elde ettiğimi ve sonunda kendime ve yakınlarıma büyük acılar çektireceğimi hissettim. Tam olarak üzgün hissetmedim. Sadece vay be diyebildim. Demek ki böyle olacakmış.

İşin güzel tarafı, iç kulağımı ayarlarının bozulmuş olması dışında hiçbir sorunum olmadığını öğrenmemiz oldu. Hala evin içinde duvarlara çarparak yürüyor ve geceleri mide bulantısıyla uyanıp ağlayarak kusuyordum. Ama iyiye gidiyordu. Artık yatağımda amaçsızca uzanmıyor, kendimi düzeltiyordum. Günde bir saat her şeyi kapatıp müzik dinlemek vakit kaybı değil tedavi halini almıştı. İyi beslenmek zorundaydım, su içmek zorundaydım, gece yarısından önce yatıp gün ortasından önce kalkmak zorundaydım. Kısacası anlamsız bir hastalık sayesinde daha sağlıklı yaşamaya zorlanıyordum. 

İlaçlarımın etkileri ve yan etkileri var. Örneğin sabahları el ve ayaklarım karıncalanıp uyuşuyor. Çok sinirleneceğimi bildiğim şeylere gülümseyip umursamadığım oluyor. Aralarında bulunmak istemediğim insan gruplarına vakit ayırmıyor aralarında bulunmak istediğim insanlara bahaneler uydurmuyorum. İnsanların söylediklerinin farkında bile olmadıkları kelimeler yüzünden gözlerim dolmuyor, saatlerce birtakım kelime yığınlarını kurcalayıp durmuyorum. Bunların hangileri etki hangileri yan etki veya hangileri plasebo emin değilim. Sadece düz bir çizgide yürüyebilme yetime kavuşmanın keyfini çıkarıyorum.

Bütün bunlar olurken nasıl olsa kabul alamayacağım diyerek başvurduğum ve her nasılsa kabul olduğum staj programına gidip geldim. İşin enteresan yanı, sanırım böylece hayatımın geri kalanında ne yapmak istediğim konusunda aşağı yukarı bir fikir sahibi olmuş oldum. İki gün önce evden çıkıp kitaplar aldım, ve oturup çalışmaya başlamak için biraz daha enerji toplayabildiğim gün, tekrar bir amaç için çalışabiliyor olacağım.

Her şey iyiye gidiyor. Her şey kötüye gidiyor. Hiçbiri birbirini nötrlemiyor. Eninde sonunda düzensizliğin kazanacağı evrende, mutlu olmak adına bir şeyler yapmaya çalışıp duruyoruz. Doğa gereği dağılıyoruz, doğamız gereği dağınıklığı toplamaktan keyif alıyoruz. Kendinize iyi bakın. Dağınık şeylere çok fazla can sıkmayın.