2 Kasım 2014 Pazar

Yalnız pazarları seviyorum. Loş ışıkları, naneli çayları. Hüzünlü şarkıları. 

Onlarca yalnız pazar geçirdikten sonra hafta içlerimi yalnız geçirmekten vazgeçmiştim. Bir sabah ofis mutfağında bir şeylere güldüğümüzü hatırlıyorum. Başka bir bağlamda bir araya gelemeyeceğim insanlar. Her birinin hikayesini dinliyorum. Başka bir bağlamda asla yan yana duramayacağım insanlarla birlikte gülebileceğim bir şeyler varmış. Elimdeki çaya bakakalmıştım gülümseyerek. Güzel şeyler hissediyordum. İnsanlar genel olarak kötüydüler belki ama, oturup aynı şeylere gülebiliyorduk, birbirimizin boş çay bardaklarını doldurabiliyorduk. Yalnız kalmaya gerek yokmuş diye düşünmüştüm içimden. Sonra tabii ki hayat oldu. Güldüğümüz şeyler başkalarının başına gelenler oldu, konuştuğumuz meselelerin temasını hırs ve yalan oluşturmaya başladı. Çok naif olduğumu düşünebilirsiniz. Belki de fazla naifim bilmiyorum. Normal şartlarda asla yan yana durmayacak olduklarımdan biri bir sabah işten çıkarıldı. O kadar dramatik bir insan değilim. Bir aydır ben odadan çıktığımda arkamdan konuşulduğunu bilerek haftada altı gün mesaiye kalmakla sinir buhranı geçirecek biri de değilim. Ama belki de sandığım kadar sağlıklı, makul ve sağlam biri de değilim. Aylardır olduğu gibi kalbim yine tekleyiverdi. Üzüntüden olduğunu düşünmedim, ya da stresten. Kalbim bir süredir aynı şeyi yapıp normale dönüyordu. O gün dönmedi. Kalbim savaş davulları gibi vurmaya başladı ve ben panikledim. Ben panikledikçe kalbim daha hızlı vurdu, kalbim daha hızlı vurdukça ben daha da panikledim. Buradaki sorunu görüyorsunuz sanırım. 

Sütyenimi soğuk jelden olabildiğince uzaklaştırmak için çeneme kadar çekmiş, elimde hepsini temizlemeye yetmeyecek bir peçete parçasıyla göğsümü temizlerken doktorun sorularına cevap veriyordum. Yoğun stres altında mısın diye sordu. Hayır dedim, yıllardır stres altındayım; kalbim hiç böyle şeyler yapmadı. Sadece stres tür değiştirdi. Belki de bende bir değişiklik oldu bilmiyorum. Bu sırada sesim tiz çıkıyordu. Sesim telefonda karşı taraf ağladığınızı anlamasın istediğinizde nasıl çıkarsa öyle çıkıyordu. Son zamanlarda başıma gelen her şeyi önüme serdiğimde mutsuz olmamı veya kontrolsüzce ağlamamı gerektirecek hiçbir sebep göremiyordum. Ama vücudum ağlamak istiyordu.

Hastaneden doğruca ofise döndüm çünkü kimsenin olanları kaldıramayıp buhran yaşayan biri olduğumu düşünmesini istemedim. Ofise gittim, niye ağlıyorum bilmiyorum, galiba panikledim dedim. Sonra kendimi tuvalete kitleyip biraz daha ağladım. Çirkin kahverengi fayanslara bakıp yumruklarımı sıkarken, o tuvalette bunu ilk kez yapmadığımı fark ettim. Ya da kendi evimin banyosunda. Herkes ağlar. Ben nedense hep fayans kaplı odalarda ağlıyordum. İnsanın kendini tanıdığı o garip tek seferlik aydınlanmalardan biriydi galiba. Sonra yüzümü sildim. Makyajımı düzelttim ve masama dönüp çalışmaya devam ettim. İnsanlar neden ağladığınızı sorduğunda aslında ne hissettiğinizi öğrenmek isterler.  Hissi bir durumdur ağlamak. Ben ne ne hissettiğimi ne de neden ağladığımı biliyordum. İşin aslı ne de nasıl hissettiğim hakkında konuşmayı.

*

Geçenlerde biri buraya beni özlediğini yazmış. Ben bir süredir insanların daha iyi olduklarına inanmakla ve hayal kırıklığına uğramakla meşgulüm. Daha da uzunca bir süredir kendi kafamdaki kişi olmadığımla yüzleşmekle. O yüzden kusura bakma, ben de bazen kendimi özlüyorum.

Bütün bu insan olma tecrübesi çok yorucu. Ama hepimiz deniyoruz öyle değil mi?

Hiç yorum yok: