5 Temmuz 2012 Perşembe

Facing Page: Top Left

  Okulu bırakıp, sakal bırakıp, sirke katılma kararı alışımın üzerinden iki yıl geçmiş. 
  Okulu bitirmeme yaklaşık bir yıl kaldığından, galiba sakal biraz bekleyebilir. 
  Bir yıl kadar önce, bok gibi bir şehirde çok güzel bir gün doğumu yaşanıyordu. Ben de elimde telefon anlatacak hiçbir şeyim olmadan bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Sadece gün doğarken güzel olan bazı yerler var. O şehir de öyle bir yerdi. Aslında güzel mi demeye çalışıyorum, katlanılabilir mi, tam olarak emin değilim.
  Rutinle aramızda oldukça tutkulu bir ilişki var sanırım. Bir dakika nefret ediyoruz, diğer dakika birbirimize kavuşmak için koşmaya başlıyoruz. Hele ki yaz rutini, gerçekten çılgın bir aşık dostlarım. 
  Yukarıdaki paragrafların üzerinden bir ayı aşkın süre geçmiş olmasını da yaz rutinine kaptırmama bağlayabilirsiniz. Yine de hikayemi tamamlayacak kadar kafam kalmış.
  Bir yıl kadar önce sadece güneş doğarken güzel görünen bir şehirde kendime yeni ve çok daha işkenceli bir yaz rutini yaratmıştım. Şehir sadece güneş doğarken güzel gibi göründüğünden, güneş doğar doğmaz yatıyor, güneş batana kadar da ne yatağımdan çıkıyor ne de odaya tek parça güneş ışığı sokuyordum. Rüyalarımın hayatımın tamamından daha ilgi çekici olması her şeyi kolaylaştırıyordu. Yaz boyunca sebebini belirleyemediğim mutsuzluğumla ilgili belirlediğim tek şey, mutsuzluğumun tüm yaz kahve yapamayışımın sebebi olmasıydı. Mutsuz olduğum için kahve yapamıyordum, ve üzücü bir şekilde bu iki durum arasındaki illiyet bağını belirleyemiyordum. Ama oraya mutsuzluğuma bir çözüm bulmaya değil, mutsuzluğuma en az sayıda insan bulaştırarak mutsuz olmaya gitmiştim. İnsan yalnızlığından kaçmak için daha yalnız kalır mı? Ben öyle yapmıştım. Nasıl bir sonuca ulaşmaya çalışıyordum bilmiyorum, illiyet bağlarını kurmakta başarısızdım.
  Bundan yaklaşık altı ay kadar önce aslında önemsemediğimi fark ettim. İnsanlar aslında kendileriyle ilgili şeyleri fark etmezler, kendilerine itiraf edecek cesareti bulurlar. Aynı rutini yeteri kadar uzun süre yaşarsan duvarları yumruklayacak cesareti toplayabileceğini biliyordum. Böyle saçma şeyleri biliyorum. İnsan canlısı biri sayılamayacağımdan, en canlısı olduğum insan olarak kendimi gereğinden fazla incelemiştim. Bu da ulaştığım o harika genellemelerden biriydi. Sonuç olarak önemsemediğimi kendime itiraf edebilecek kadar bunalmıştım. Kış rutinim, her sabah aynı dükkandan kahve almamı içeriyordu. Demek ki artık mutsuz değildim. Daha da beter bir şekilde bunalmıştım. Mutsuz olduğumu unutmuş, mutsuz olmakla ilgili düşünmekten yorulmuştum. Bu daha önce korkularımda da olmuştu. Köpeklerden o kadar uzun süredir korkuyordum ki, bir defasında korkmaktan yorulduğum için bir sokak köpeğinin yanından geçip yürümüştüm. Mutsuzluğum da artık umrumda olmadığından, anlamsız şekilde ağlamıyor, her sabah aynı yerde aynı kahveyi içiyordum. Her gece önce hasta bir adam için sonra da yeni bir şeylerin olması için dua ediyordum. Galiba beş aya yakın bir süre buna devam ettim.
  İki ay kadar önce, iğrenç bir insana dönüştüğümü fark ettim, ama bu konuda yapabileceğim pek bir şey yoktu. Bazı sabahlar hayatın gerçekliğini parmaklarımı avuç içimden geçirip geçiremediğime bakarak test etmem gerekiyordu. Ama her sabah o amına koduğumun kahvesini içtim. Bazı günler insanlarla konuşurken sol elimle sol gözümü tutmam, sağ elimiyse titrediğinin anlaşılamayacağı bir yere sabitlemem gerekiyordu. Vücudumun strese karşı gösterdiği yeni tepkiler dışında dualarım hiçbir karşılık bulmuyordu, ama mutsuz olmama kafa yoracak vaktim de yoktu. Baş dönmesi için önerilen ilacı düzenli olarak aldım ve kendimden tiksinmeyi sürdürdüm.
  Gerçekten istikrarlı bir insanım. Can sıkıntısından eşyaları yumrukladığım günden beri delirmedim. Bir süre daha delirmezsem, gerçekten başarılı bir insan olacağım. Diploma, iş, övgüler. İşin özü mutsuzluğu önemsemeyecek kadar bunalmak. İşin özü insanlarla bir şey paylaşmamak değil. İşin özü insanlarla mutsuzluğuna çare olacak şeyler dışında her şeyi paylaşmak. 
  Üç ay kadar önce sevmediğim biri öldü. Beş kadın bir kamyonetin arkasına doluşup cesedi ılık suyla ve dualarla yıkadık. Kefene son düğüm atılana kadar kafamın içinde aynı şarkının nakaratı döndü durdu: “Hepsi bu mu?” Bu tüm cenazeden daha üzücü bir şeydi. Bir hafta sonra oturdum ve vasiyetimi yazıp kitaplarımdan birinin arasına sakladım. 
  Bir ay sonra tam olarak neden gittiğimi bilmediğim halde oldukça uzak bir yere gideceğim. Halbuki Kendime neophobia teşhisi koyalı daha bir ay bile olmadı. Neyse ki bir yerlere giderken her zaman geri dönüp kendimden sıkılmaya devam edebileceğimden emin oluyorum. Çok tedbirli bir sıkılganım.
  Ve bu dostlarım son bir yılımın hikayesiydi.

3 yorum:

abbas dedi ki...

hergun 100 100 okuyacam moruk girisi begendim

belmasebil dedi ki...

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.

abbas dedi ki...

hepsini nihayet okudum yaraim ama bende degisen hicbisey olmadi amk